Dersim'den Sivas katliamına Aleviler...

Cumhuriyet dönemindeki baskı ve yok etme girişimlerine rağmen Aleviler, Cumhuriyet ideolojisinden kopmadılar, laiklik uygulamalarını güvence gördüler.

Aralık 2000’de, 20 cezaevine birden vahşi bir operasyon yapıldı. 30’dan fazla genç, saldırıda yaşamını yitirdi. Gençler, operasyon öncesinde yaptıkları ölüm orucu sırasında ve daha önceki direnişlerinde başlarına kırmızı bantlar bağlamışlardı. Kırmızı başlık, kırmızı örtü eski bir Anadolu ve isyan geleneğidir. ‘Kızılbaşlık’ da bu geleneğin bir parçasıdır.
Çok yakın dönemlere kadar, bu coğrafya, Türkmen/Kızılbaş kültürünün oldukça yaygın olduğu bir coğrafyaydı. Osmanlı döneminde yapılan değişik katliamlara, Sünnileştirme çabalarına rağmen bu kültür varlığını korudu. Yaşamak ve ayakta kalmak için dağların aralarına, ormanlara çekildi. 

‘Alevileri yok sayma ve yok etme’ alışkanlığı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçildiğinde de devam etti. ‘Milli Mücadele’ sırasında desteği alınan Aleviler, Cumhuriyet’in kurulmasıyla tekrar dışlandılar. Koçgiri’den Dersim katliamına kadar uzanan dönem içinde, ‘tektipleştirme’ ve ‘yok etme’ uygulamalarıyla yüz yüze geldiler.
Cumhuriyet dönemindeki baskı ve yok etme girişimlerine rağmen Aleviler, Cumhuriyet ideolojisinden kopmadılar, Ankara’nın laiklik uygulamalarını kendileri için güvence gördüler. Böyle hareket etmelerinde, özellikle son 50 yıldır yaratılan kutuplaşma ve çatışma ortamının payının olduğunu söyleyebiliriz. 

1960’lardan itibaren, Türkiye’de ‘darbe ortamı yaratmak’ isteyen militarist güçler, Alevi-Sünni farklılığını bir çatışma olanağı olarak yoğun şekilde kullandılar. Bununla birlikte, Alevilere yönelik saldırıların, sonuç olarak, bağnaz, kışkırtılmış ve kendini ‘Sünni’ olarak tanımlayan kitle tarafından gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Aleviler, çoğu zaman, karşılarında, gözü dönmüş ve kendini ‘Sünni’ olarak tanımlayan kitleler gördü. Bu kitlenin içinde bazen komşuları oluyordu, bazen başka mahalleden gelen insanlar. 

Kahramanmaraş’ta, Malatya’da, Çorum’da, Sivas’ta 1970’li yıllarda on binlerce Alevi, gördükleri ağır baskı ve uğradıkları saldırılar sonucunda yaşadıkları kentleri terk etmek zorunda kaldı. 1993 Sivas katliamında aynı tablo tekrar edildi. Arka planda ‘darbeciler’ ve çeşitli manipülasyonlar olsa da, saldırılarda bağnaz ‘Sünni’lerin varlığı tarihsel bir gerçek.

Yarayı tedavi etmek Gezi Parkı protestolarının Anadolu’ya yayılmasıyla birlikte, gösterilerin Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları yörelerde daha fazla görülmesi dikkat çekiyor. Alevi kitlesinin önemli bir kesimi, şu an, belki de AK Parti hükümetine karşı en yoğun tepkiyi duyan kitleyi oluşturuyor. Tepkilerin bir kısmı, bazı çevreler tarafından bilinçli olarak yönlendirilmiş olabilir. Suriye ile olan gerginlik nedeniyle, (‘Arap Alevisi’ olarak da bilinen) Nusayrilerin tepkisi, gerginliğin içine karışmış olabilir. Esad’ın parmağı olabilir. Bunların hepsi mümkün.
Ama şurası bir gerçek ki, Aleviler, inanç özgürlüğü konusunda talep ettikleri demokratik haklara kavuşamadılar. AK Parti iktidarı, birçok alanda demokratik adımlar atarken, Alevi sorununda, ağırlıklı olarak tutuk ve derinlikten uzak bir profil çizdi. ‘Sünni refleksi’ diyebileceğimiz geleneksel refleks, sorunun demokrasi ve insan hakları temelinde çözümüne engel oldu. 

Burada tartışmaya bile gerek görmediğim “Cemevi ibadethanedir” gerçeğini kabullenemediler. “Müslümanların ibadet yeri camidir” şeklindeki (onlar açısından) ‘inançsal’ kabul, onların elini kolunu bağladı. Meseleye (kendilerince) ‘inanç’ bağlamında baktılar. Halbuki, bu bir siyasi haklar meselesi. Bir topluluk, hele de nüfusu milyonların üzerindeyse, kendisi için ibadet yeri olarak bir mekânı uygun görüyorsa, devletin ve siyasetin görevi, durumu kabullenmekten ibarettir.
Bu günlerde Başbakan bir reform paketi daha açıklayacak. Umarım önyargıları aşan bir yaklaşımda bulunur.Alevilerin dışlanmışlık ruh hali, haksız bir hal değildir, iyi bir hal değildir.
Gerilimi ciddiye almak ve yapıcı adımlar atmak gerekiyor.