Dicle Nehri'nde kandiller ve kelekler

1915-2013... Tam 98 yıl geçti. Diyarbakır'da bir yüzleşme, bir hesaplaşma gerçeklik mi kazanıyor?

Diyarbakır’ın ünlü karpuzları, içlerine yerleştirilmiş kandillerle Dicle Nehri’ne bırakıldı. Gecenin karanlığında, kandillerin ışıltıları nehre bir derinlik veriyor, uhrevi bir hava oluşuyor. Geleneksel ‘Karpuz Festivali’nin ritüellerinden birisi, geceye ışık saçan bu kandiller...
Kandiller, nehrin akışına bağlı olarak ağır ağır gidiyor, kentin simgesi ‘Ongözlü Köprü’nün altına geldiklerinde havai fişekler patlıyor. Diyarbakırlılarla birlikte, heyecan içinde, bir saate yakın, kandillerin köprü altından geçişini izliyoruz.

98 sene önce
5 ay kadar önce, tarihçi yazar Ara Sarafian, 24 Nisan’da, Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in konuğu olarak Diyarbakır’daydı. Elinde çiçeklerle ‘Ongözlü Köprü’nün üzerinde durdu. O gün, Sarafian, 1915 tarihinde köprüden keleklere bindirilerek ölüme gönderilen 635 Diyarbakırlı Ermeninin anısına, elindeki çiçekleri Dicle’ye bıraktı.

1915-2013… Aradan tam 98 yıl geçti. “Diyarbakır’da bir yüzleşme, bir hesaplaşma gerçeklik kazanıyor” diyebilir miyiz? ‘Yakın ve uzak geçmişin hesaplaşması’nın ilk katmanlarına tanık olmak bile büyülü… Karpuzların içine yerleştirilmiş kandiller ve keleklerin üzerinden ölüme giden Ermeniler… Ve daha nice acılar.. Kaderin garip cilvesi, anılar ve festival bir arada. Şimdi, silahların susmasıyla (belki de ‘umudun ve özgürlüğün kenti’ olarak) kent yeniden kimliğini bulmaya çalışıyor.    
Armen Demirciyan’la yıllardır Diyarbakır sokaklarında karşılaşırız. Agos’u dağıtırdı. En son, restore edilen Ermeni Kilisesi Surp Giragos’ta görüşmüştük… Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in davetiyle geçen hafta bulunduğumuz Diyarbakır’da merak ettiğim yerlerden biri, Surp Giragos Kilisesi’ydi.   

Giragos Kilisesi’nde, geçen günlerde ayinler başladı. Her şey eski haline uygun olarak yeniden yapılmış. Kilisenin bir alt sokağına, yazar Mıgırdiç Margosyan’ın adı verilmiş. Kent, geçmişe saygı içinde bir yenilenme yaşıyor, yeni bir psikoloji kazanmaya çalışıyor.
Kilisenin kapısında Armen karşıladı bizi. Artık kilisenin parçası olmuş, kendisine gerçek adıyla ‘Armen’ diye seslenmemi istiyor. Bize, yenilenen yapıları, mutluluk içinde gezdiriyor. Kendisi gibi Lice’nin köylerinden olan dindaşı Behçet Sayan’la birlikte, ‘binanın yaşamasını sağlamayı’ üstlenmişler.

Kilisenin bahçesindeki tulumbanın etrafına masalar ve sandalyeler yerleştirilmiş. Ziyaretçilere çay-kahve verebilecek bir düzen kurulmuş. Bir kültürün, bir inancın temsilcileri olarak, tarihi bir sorumluluk yüklenmiş gibiler. Tabii, belki buradan geçimlerini de sağlayacak, en azından üç beş kuruş kazanabilecekler.

Beni, Surp Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı’nın Genel Sekreteri Gaffur Türkay’la, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş tanıştırmıştı. Bu topraklardaki son Ermenilerden Gaffur’un babası Mehmet’in bir öyküsünü zaman zaman hatırlarım... Gazetecilerin “Sen hangi millettensin” sorusuna “Tabii ki Ermeniyim” cevabını veren Gaffur, “Peki ya dinin?” denince duraksamaksızın, “Müslümanım” dermiş.
‘Müslüman’ Ermeni Mehmet Amca’ya bir soru daha sormuşlar: “Oğlunuz, kızınız yeniden Hıristiyanlığa dönmek isterlerse, ne dersiniz?” “Onların bileceği iş, karışmam” karşılığını vermiş.

Gaffur, Diyarbakır’da kendisini hâlâ Ermeni hisseden Müslüman kimlikli insanların sayısının azımsanamayacak sayıda olduğunu söylemişti. Sur Belediyesi’nin açtığı Ermenice Kursu’na gidenlerin sayısı 65’e çıkmış.
Demirbaş, “Bir daha böyle acılar yaşanmasın” dileğiyle, bir ‘Ortak Vicdan Anıtı’ dikti kentin orta yerine.
Arman’a soruyorum: “Ermeniler kiliseye gidip geliyorlar mı?” “Evet, her geçen gün gelenlerin sayısı artıyor” cevabını veriyor.
Diyarbakır, tüm renkliliği ve karanlığı içinde muhteşem tarihiyle, geçmişi ve geleceği simgeleyen binalarıyla, değişim ve özgürlük temposuyla, bu kez de insanı içine çekiyor…