Dink davasındaki 'derin irade'

Hrant Dink cinayeti davasında dün daha öncekilerden farklı olan hiçbir şey yoktu... Aynı felaket ve kasvetli salon... Üst üste yığılmış insanlar... Laubali bir mahkeme havası...

Hrant Dink cinayeti davasında dün daha öncekilerden farklı olan hiçbir şey yoktu... Aynı felaket ve kasvetli salon... Üst üste yığılmış insanlar... Laubali bir mahkeme havası... Resmi dairelere yazılmış yazılara gelen eften püften cevaplar... Yurtdışından davayı izlemeye gelen hukukçular, siyaset insanları ve çaresizlik içinde çırpınan müdahil avukatlar...
Bu tabloya isyan eden Rakel Dink ve Hrant’ın ailesi... Dışarıda ‘Hrant için, adalet için’ diye tepkisini dile getiren ‘Hrant’ın arkadaşları’...
Hrant Dink cinayeti örgütlü, sistemli ve adım adım hazırlanan bir cinayetti. Hrant’ın öldürüldüğü andan itibaren tahminlerimiz hep bu yönde oldu. Bu tahminimiz, aradan geçen zaman içinde belgeler, bilgiler ışığında kanıtlanmış bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Vicdanı olan insanlar için Hrant’ın öldürülmesi artık devlet içinde etkin olan kuvvetlerin ortaklaşa bir cinayetidir.
Ciddi siyasetçilerle veya devlet görevlileriyle konuşulduğunda, onların da durumu bu şekilde algılamakta oldukları görülebiliyor. İşte buradan itibaren karşımıza bir sistem çıkıyor...
***
Hrant Dink davasını izlemeden, mahkeme salonunu, ortamdaki atmosferi görmeden, bu sistemi anlamanız kolay değil. Mahkeme kapısından içeri girer girmez bir bürokrasinin içine batıyorsunuz... Mahkeme dosyaları içinde kaybolup gidiyorsunuz... Gerçekler bir el uzattığınızda yakalanacak mesafede olduğu halde, siz kovalıyorsunuz gerçekler kaçıyor...
Kafka’nın ‘Dava’ romanındaki manzaradan farklı olmayan bir tablo... Karanlık dehlizlerde el yordamıyla adaleti, hukuku, kanunu arıyorsunuz, bunlara biraz olsun yaklaşabildiğinizi sanıyorsunuz ve sürekli aramaya devam ediyorsunuz...
Dünkü duruşmada müdahil avukatlar adına konuşan Fethiye Çetin, haklı olarak, mahkemenin yalnızca ‘tetiği çekenler’in peşinden giden tutumunu değiştirmeyi amaçlayan taleplerde bulundu.
Rakel Dink de mahkemeye yolladığı dilekçesinde şunları söylüyordu: “Devletin güvenlik ve istihbarattan sorumlu birimlerinin cinayette önemli rolü ve katkısı vardır.” Rakel, İstanbul Valiliği’nde Hrant’ı tehdit eden görevlilerin kimliklerinin mahkemece sorulmamasına dikkat çekiyor, “Bu taleplerin reddi, davayı sadece tetiğin çekildiği ana ve tetikçilere kilitledi” diyor ve ruh halini şu cümlelerle özetliyordu: “Gelinen aşamada, gerçek, çok güçlü ve çok derin bir irade tarafından karartılmakta, taleplerimiz mahkemenizce her seferinde sistemli biçimde reddedilmektedir.”
***
Rakel Dink’in özetlediği manzaranın aynen devam ettiğini dün de gördük. Bu yargılama mantığıyla, bu yargılama sistemiyle ‘adalet’ aramak, adaleti bulabileceğini sanmak en hafif deyimiyle bir aymazlıktır.
Hrant’ın öldürülmesiyle ilgili ilk hazırlıkların yapıldığı Trabzon’da dönemin Emniyet Müdürlüğü’nü yapmış olan şimdiki Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in, elindeki bilgi kaynaklarını tam anlamıyla kullanması beklenebilir mi?
Dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz, hâlâ neden doğru dürüst mahkeme karşısına çıkarılamaz? Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın bu olaydaki sorumluluğunun üzerine neden gidilemez?
Ergenekon davasında yargılanan ve Hrant’ı ihbar eden, mahkemelerde linç etmeye çalışan kimselerin, Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda konferanslar vermiş (ve provokatif bir üslup kullanmış) olmalarını mümkün kılan nedir? Onlara bu fırsatı sağlayan ortam nasıl bir ortamdır?
Hrant Dink davasının öğle arasında çıkıp gazeteye yetişmeye çalışırken mahkeme kapısında Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi ile karşılaştım. Babası 30 yıl önce öldürülmüştü. Katili ve katilleri koruyan, kurbanları adalet karşısında çaresiz bırakan sistemin 30 yıldır değişime uğramadan devam ettiği gerçeğini bir kez daha hatırladım...
***
Sevgili kardeşim, meslektaşım, arkadaşım Cumhuriyet Gazetesi Yazıişleri Müdürü Mehmet Sucu’yu yitirdik. Cumhuriyet’i ziyaret amacıyla gittiğimde, kafasında kasketi gülümseyen yüzüyle beni karşıladı ve yazıişleri toplantısına çağırdı. Gülüştük, birlikte fotoğraf çektirdik. Ağır ve ilerlemiş bir kanserle mücadele ediyordu. Bu mücadelede hiç yılmadı, yılgınlığa düşmedi. Ölmeyecekmiş gibi yaşadı.
Cenazesine yetişemedim. Onun kansere direnişinin, umudunun tanığı oldum. Çok genç yaşta kaybettik. Çok üzgünüm. Onu hep sevgiyle anacağım. Işıklar içinde yatsın. Oğluna, eşine, yakınlarına Cumhuriyet gazetesindeki çalışma arkadaşlarına başsağlığı dilerim.