Dumanlı'nın itirazı

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, AB'ye uyum sürecinin bir parçası olarak yargı reformunun ana ilkelerini ve yol haritasını anlattı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, AB’ye uyum sürecinin bir parçası olarak yargı reformunun ana ilkelerini ve yol haritasını anlattı. Toplantıya katılan değişik görüşlerden gazeteciler, yol haritasını özü itibarıyla olumlu bulduklarını söylediler. Herkesin bazı çekinceleri de olsa bir mutabakâttan söz edilebilir.
Bakan’la sohbetin ana konusu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkin hazırlıklar ve ortaya çıkan taslaktı. Bakanlığın hazırladığı önerinin özünü şöyle özetlemek mümkündü: HSYK’nın en az 2/3’ü yargı kurullarınca ve kıdemli hâkimlerce seçilecek ve yargı mensuplarından oluşacaktı.
Bakan Ergin bunları anlatınca bir sessizlik oldu. Ardından Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı söz aldı ve endişelerini dile getirdi. Dumanlı, yaşanmış tecrübelerin ışığında bu kurulun çoğunluğunun yargıçlar tarafından seçilmesinin riskli olduğunu söyledi. Ona göre bu şekilde juridokrasi denilen ve yargıçlar egemenliğini ifade eden bir sistem ortaya çıkabilirdi.
Dumanlı bunları neden söylemişti? Bilindiği gibi Şemdinli olaylarını soruşturan savcı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianame nedeniyle HSYK üyelerinin kararıyla savcılıktan atılmış, avukatlık bile yapamayacağı ağır bir cezaya çarptırılmıştı. Hepimiz de biliyoruz ki bu cezalandırmanın arkasındaki neden hukuki değil siyasiydi.
Şemdinli olayları savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianamede zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ı eleştirmiş ve ordunun bu olaydaki sorumluluğuna dikkat çekmişti. Bu da onun hedef haline gelmesine yol açmıştı. Nitekim Yaşar Büyükanıt geçenlerde 32. Gün programında konuşurken Sarıkaya’nın nasıl tasfiye edildiğine ilişkin ipuçlarını da vermişti. HSYK bu karardan sonra dikkat çeken bir kurum haline gelmişti.
Son HSYK toplantısında Ergenekon davasının savcı ve hâkimlerini hedef alındığı basına yansıdı. Ergenekon davasını çökertebilecek atama ve cezalandırma girişimlerinin yine bu kurulun üyeleri tarafından gündeme getirildiği ortaya çıkmıştı.
***
Ekrem Dumanlı, belli ki bu deneylerin ışığında, “Yandık, şimdi bu sistem bu şekilde kurulursa siyasallaşmış yargı mantığı içinde  felaketlerle yüz yüze gelebiliriz” demek istiyordu. Bir taraftan bakınca haksız da sayılmazdı. Bakan Ergin, Dumanlı’ya yeni sistem için endişelerinin yersiz olduğunu, hukuka ve yargıçlara güvenmek gerektiğini, siyasallaşmış yargıdan ancak böyle bir yeni sistemle kurtulabileceğimizi ifade etti.
Bakan, HSYK’nın yürürlükteki mevzuatına göre beş üyesinden üçünün Yargıtay, ikisinin Danıştay Genel Kurulları tarafından seçildiğini; dört yıllık çalışmalarının ardından bu üyelerin kendi kurumlarına geri döndüklerini söyledi. Bu sistemin, bu nedenle bir ‘kastlaşma’ tehlikesi yarattığından söz edildiğini söyledi. Yeni taslağa göre yapılacak seçimler, yargıçlar ve savcılar içinde daha katılımcı bir model öngörüyordu ve daha geniş bir tabanı kapsayacaktı.
***
Türkiye’de yaşananlar aslında yargının bağımsız olmamasının yarattığı sorunlardı. Yıllarca darbeciler ve hükümetler, yargının otoriter devlet anlayışına göre yapılanmasını sağladılar. Her askeri darbe, her iktidar adım adım özgürlükleri ezen bir yargı sisteminin oturmasını, kökleşmesini sağladı. Hukuka ve demokratikleşmeye eğilimli hâkim ve savcılar ise darbeciler ve siyasi iktidarlar tarafından tasfiye edildiler.
Ortaya tamamen demokrasi karşıtı bir anlayışla siyasallaşmış bir yargı örgütlenmesi çıktı. Böylesine siyasallaşan yargı son dönemde keskinleşen kamplaşma içinde etkin bir güç olarak rol oynamaya başladı. Yargı sistemi otoriter devletin devamından yanaydı. Kavga kopunca yargıçların ve savcıların oluşturduğu kurumlar, kendilerine göre tehlikeli gördükleri ‘iktidar’la kavgaya giriştiler. Sistemi koruyacaklardı; onların bildiği sistem 1982 Anayasası’nın esasını belirlediği ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ydü. Atatürk ilkeleriydi. Hukuk, gerekirse ve ihtiyaç halinde kullanılacaktı.
Onlara göre hukukun üstünlüğü değil ‘devletin çıkarları’, yani devletin üstünlüğü esastı. Burada hukuk bir kenara gitmiş, hukukun üstünde gördükleri bir otoriter devlet anlayışı öne çıkmıştı. AK Parti hükümeti de bu sürecin içinde yargının hedeflerinden birisiydi. AK Parti
hükümetiyle bu kurumlar arasında ciddi bir siyasi çatışma meydana geldi. Çatışma tam anlamıyla hukuk devletinin dışında bir yerlerde cereyan ediyordu.
***
Hukuku çiğneyen tercihler, müdahaleler yargı kurumunu bütünüyle tahrip etmişti. Bunun sorumlularının başında da siyasal iktidarlar geliyordu. Yargıçlar, savcılar hukuku aşarak iyice siyasallaşmışlardı. Demokratik bir devlette, hukuk devletinde böyle bir yargı kurumlaşması, böyle bir hukuk anlayışı, böyle bir yargı sistemi olamazdı.
Avrupa Birliği süreciyle birleşen  demokratikleşme talepleri hükümeti de, siyasallaşmış hukuku ve hukukçuları da zorluyordu. Hukukun egemen olabilmesi için yasaların
demokratlaşması, yargının gerçekten bağımsızlaşması gerekiyordu. Bağımsız ve hukuka uygun yargıdan korkmanın gereği yoktu.  Türkiye’nin önündeki mesele hukuka uygun, yargının bağımsızlığını esas alan bir yeniden yapılanmaydı.
On yılların birikiminin aşılması kolay değil. Ama hukuk herkese lazım.
Demokrasinin sigortası da ancak hukuk devleti olabilir.