Elveda asi çocuk!

Tayfun, hepimizin kaygılı bakışları arasında devlete meydan okuyordu. Bir balıkçı barınağına yerleşmiş, kimliksiz, adressiz yaşıyordu.

Tayfun Gönül’ü lise öğrencisiyken tanımıştım. Ankara Fen Lisesi’nde okuyordu. Zeki, müstehzi ve sempatik gülüşleriyle hatırlıyorum onu. Biz 1974 affıyla cezaevinden yeni çıkmıştık. Onlar, yeni bir dünya arayışı içindeki 68 kuşağının devamı olarak bizleri kapıda karşıladılar.
70’li yıllarda aynı siyasi hareket (Aydınlık) içindeydik. Liseyi bitirdi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Son gördüğümde okulu bitirmek üzereydi.
Araya 12 Eylül darbesi girdi. Uzun bir tutukluluk ve kaçaklık döneminin ardından özgürlüğüme kavuştuğumda, Aydınlık grubundan ayrılmıştım. Aynı günlerde, aralarında İpek’in (Çalışlar) de bulunduğu bir grup, haftalık Sokak dergisini çıkarıyordu.
Bu derginin bir dönem idare müdürlüğünü yaptım. Bir gün, gülümseyen yüzüyle Tayfun Gönül dergiden içeri girdi. Tebessümle gülmek arasında insana güven veren bir yüzle bakardı. Müstehzi ama alaycı olmayan bakışlarıyla severdim onu.
Hacettepe Üniversitesi’ni bitirmiş, doktor olmuştu. Doktorluk yapmıyordu, askere gitmemeye karar vermişti. Türkiye’nin ilk açıktan “vicdani retçi”siydi.
Sokak dergisini öyküsünü yayımlamaya ikna etti. Yıl 1989, zor yıllar. Kürt ayaklanmasının en çetin yaşandığı günler. Militarizmin en güçlü olduğu dönem…
Tayfun, hepimizin kaygılı bakışları arasında devlete meydan okuyordu. Bir balıkçı barınağına yerleşmiş, kimliksiz, adressiz yaşıyordu.
“Anarşist” olmayı seçmiş, “otoriteye başkaldırma” prensibi etrafında bir yaşam kuruyordu. Zorunlu askerliği reddetmekle işe başlamıştı.
Sokak dergisi hakkında davalar açıldı. Tayfun’un ikametgâhı ve adresi yoktu. Kaybolur, gözden ırak bir yerlere gider, sonra her zamanki gülümseyen yüzüyle ortaya çıkardı.
Ağzından sigarası hiç eksik olmaz, giyimine kuşamına hiç aldırış etmez, gri kazağını üstünden hiç çıkarmazdı. Dünyanın her türlü kirlenmişliğine meydan okuyan, sıradışı, bir yönüyle derbeder sayılabilecek bir yaşam sürüyordu.
Bu duruma nasıl katlanıyordu, nasıl direniyordu? Anlamakta zorlanıyor, hep hayranlıkla izliyordum. Kuvvetli, korkusuz bir adamdı. Hiç sesini yükseltmez, hiç kimseye rahatsızlık vermek istemez, sessizce gelir, giderdi.
Doktorluk yapmama nedenini Sokak dergisine şöyle özetlemişti:
“Bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insanları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştürmek.”
İlk “Vicdani Ret” hareketini başlattığında, Sokak’ta bir manifesto yayımladı. Bundan 22 yıl önce militarizmi cesaretle eleştirebilen bir bildiriydi bu:
“Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimizi, fetihçi, asker bir millet olduğumuzu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik...
Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar...Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etmeye yönelik bir örgütlenme olduğudur.”
“Disiplin”i reddetmek, belki de onun varoluş disipliniydi…
“Hiçbir zaman disipline uymadım... (…) Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir...
Aç kaldığımda doktor olarak kaçak gece nöbetleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, kafeterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım...
(…) Uzun bir sosyalist geçmişim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım.
Seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. (…)
Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı kesip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşımdaki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler.”
Hiç askere götüremediler.
Vicdani ret geniş bir çevrenin desteğini kazandı.
Onu kaybettik...
Güle güle asi çocuk...