Erdoğan mı padişah yoksa Baykal mı?

Türkiye?de liderler birbirlerini ?padişah? olmakla suçluyorlar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan?a İstanbul?da bir törende bir grup gösterici ?Padişah 1. Recep Tayyip Erdoğan? diye pankart açtı.

Türkiye’de liderler birbirlerini ‘padişah’ olmakla suçluyorlar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a İstanbul’da bir törende bir grup gösterici ‘Padişah 1. Recep Tayyip Erdoğan’ diye pankart açtı. Belki onu seven birileriydi pankartçılar. Tabii muhalefet de haklı olarak bunu diline doladı. Konu miting meydanlarına taşındı.
Tayyip Erdoğan boş durur mu, o da Baykal’ın ‘padişah’ olduğunu söyledi. Peki kim padişah, Erdoğan mı, Baykal mı? Bu benzetmelere pek kızdıklarını sanmıyorum. Zaten, Siyasi Partiler Kanunu, parti liderlerinin ‘padişah’ olarak hareket edebilmelerini sağlamaya yönelik hükümlerle dolu.
Partilerini ve ülkeyi yönetirken iki lidere de bulunduğumuz yere göre kızıyoruz. Bazıları Erdoğan’a, bazıları Baykal’a. Benim gibilere gelince; bizler her ikisine de ‘padişah’ gibi davranmaya yatkın bir tutum içine girdiklerini düşünerek kızıyoruz. Köşelerimizde eleştiri yazıları yazıyoruz. Bu kez onlar da bize kızıyorlar.
Başbakan, gezilerine çağırmayarak tepkisini dile getiriyor. Baykal da farklı davranmıyor. İktidar ve ana muhalefet lideri olmak bu siyasi rejimde onları çok güçlü kılıyor. Onlar da bu güçlerini kullanıyorlar. Güçlerinin keyfini çıkarıyorlar. Siyasi Partiler Kanunu parti liderlerini güçlendirirken onları denetleyecek kurumların oluşmasını engelleyecek önlemleri de aldığı için, güçlerini ‘sınırsız’ kılıyor.
***
İşin bir yanından baktığımız zaman görünen bu. Soruna bir de karşı taraftan, yani onların tarafından bakmakta da yarar var. Ellerine bu kadar güç geçince, doğal olarak çevrelerinde de başlarını döndüren ve onları tek adamlığa kışkırtacak bir ortam oluşuyor. Çünkü liderin hoşuna gitmek, liderle ilişkiyi iyi tutmak, yeni bir iktidar çemberi oluşturuyor.
Her yaptığının doğru olduğunu söyleyen ve onu inandıran, daha o düşünmeden ne söyleyeceğini bilip ona göre davranan bir ‘kadro’, lideri dokunulmaz ve eleştirilemez hale getiriyor. Bu noktadan sonra ben, liderleri son derece naif ve ‘masum’ buluyorum. Çünkü artık liderin, yaptıklarının doğru veya yanlış olduğunu anlaması hemen hemen imkânsız hale geliyor. Gerçeğin ötesinde yaşamaya başlıyorlar.
İşte tehlike de burada başlıyor. Her şeyi doğru bildiğini ve doğru yaptığını zanneden liderlerin bu andan itibaren karşılaşacağı her başarısızlık, onları aşağıya doğru çekiyor, şaşırtıyor; yenilgileri onların kaldıramayacağı yükler haline dönüşüyor.
***
Demokrasi ile otoriter rejim arasındaki temel farklardan birisi liderlerin daha denetlenebilir, daha normal ve daha dünyalı olmalarıdır. Bizdeki durum nedir diye sorarsanız, bizimkiler iki arada bir derede bir yere duruyorlar diyebiliriz.
Tarihimizi gözden geçirirsek, iktidarını, liderliğini oğluna, kızına, yakın akrabalarına bırakabilmiş bir lider pek yok. Bu açıdan bakıldığında ‘padişah’lık pek söz konusu değil. Ama partilerine, hükümetlerine kumanda ederlerken kendilerini ‘padişah’ zannetmeleri de çok kolay.
Suçun ne kadarı onların, ne kadarı bu otoriter rejimin, siyasi geleneklerin hesaplayabilmek kolay değil. Hepsi birlikte bir bütün oluşturuyor.
‘Padişah’lıktan, normal siyasi liderlere dönüşmek için daha epeyce mesafe almamız
gerektiği de ayrı bir gerçek...
Bunun her şeye rağmen yegane çaresi yine de özgür seçimler ve yerleşik demokrasi...
12 Eylül cezaevinde bize ağır baskılar uygulayan bir asker, aynı zamanda bu eziyetin bir parçası olarak kendince cevaplamamız zor sorular soruyordu. Bir keresinde birimize “Atatürk ne zaman Padişah oldu?” diye sormuştu...
Ona “Atatürk padişah olmadı” diye cevap verildiğinde, “Ne fark eder” demişti.
12 Eylül döneminde gerçekten de fark etmiyordu...
Şimdi artık fark etsin istiyoruz...