Erdoğan, Öcalan militarizmi aşabildikçe

'Diyarbakır buluşması', militarizm karşısında sağlanan üstünlüğün kazandığı yeni bir düzeye işaret ediyor.

1993 yılında, PKK’nın ateşkes ilan ettiği günlerde, toplumda çözüme dair büyük umutlar yeşermişti. Demokratikleşmeye, barışa dair bir ortam oluşmuştu. İşte tam da o günlerde, Bingöl’e giden bir asker grubunun otobüsü çevrildi ve izinden dönen 33 silahsız er, PKK tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü. Barış çabaları berhava oldu.

Öcalan, Bekaa Vadisi’nde olayın ardından bir basın toplantısı düzenledi. Kendisinden daha önce özel görüşme randevusu almış ve bölgeye birkaç gün önceden gitmiştim. Bekaa Vadisi’ndeki Barilyas kasabasında, bir eve Öcalan’la buluşmak için gittiğimde, önce Cemil Bayık’la karşılaştım. Öcalan o gün Suriye’den çıkamadı. Geceyi Bayık’la sohbet ederek geçirdik.

O gece Bayık’a, bir gün sonra da Öcalan’a şu soruyu sordum: “Bingöl’deki katliam sizin bilginiz dahilinde mi gerçekleşti?” İkisi de “Hayır, bizim olaydan sonradan haberimiz oldu” dediler. “O zaman, ateşkesi bozan bu provokatif eylemi yapanlar hakkında örgütün soruşturma açması gerekmiyor mu?” sorusunu yönelttim. “Bakacağız” dediler. Maalesef, bu konuda, takip edebildiğim kadarıyla, bir şey yapmadılar.

Öcalan, yakalandıktan sonra, Bingöl katliamının Şemdin Sakık’ın işi olduğunu, ‘derin’ bazı parmakların araya girdiğini ima eden bir açıklamada bulundu. Sonradan ortaya çıkan birçok bulgu, PKK içindeki bazı güçlerle devlete o dönemde yön veren ‘derin güçler’ arasında, bu katliam konusunda, bir işbirliğine işaret ediyor.

1993’ten bugüne uzanalım... 30 yıllık bir savaştan, 50 bin yiten yaşamdan ve acılardan, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasından, on milyarlarca liranın havaya savrulmasından söz ediyoruz. Her iki tarafta da, çatışmayı kendi iktidar ve çıkarlarının devamı için kullanan, ekonomik imkânları gasp etme inisiyatifini elinde tutan güçler, savaşın sürmesini istediler. İstiyorlar. 

Savaşı durdurabilmek için her iki tarafta da ‘militarizmi kontrol altına almak’ gerekiyor. Bu da, ‘savaşçıları, egemenlik altında tutabilecek güçlü bir irade’ ile eşanlamlı.

Siyaset, kritik eşiklerden (örn.: Ergenekon davası) geçerek asker üzerinde ‘sivil egemenlik’ kur(a)masaydı; Kürt barışının yollarının açılması, büyük bir olasılıkla söz konusu olamayacaktı.

Tabii madalyonun ‘PKK yüzü’nü görmezlikten gelemeyiz. Abdullah Öcalan’ın, PKK’yı, silahsızlanmaya, ‘silahlı ayaklanmaya son verme’ye ikna etmesi o kadar kolay gerçekleşmiyor.

Son bir yıldır, Türkiye’de çatışma isteyen güçler, “Kandil, Öcalan’ı dinlemeyecek” tahlilleri yapmaktan bir hal oldular. Sonuçta, barış, ‘birçok statükonun yerinden oynaması’ ile eşanlamlı. ‘Barış’ demek, savaşa göre örgütlenmiş ve şekillenmiş kurumların anlayışlarının değişmesi, çoğu şeyin yeni bir kalıba dökülmesi demek.

Böyle bir dönemeçte, her iki tarafın da zorlanıyor olması doğal. Tayyip Erdoğan, kendi içindeki ve çevresindeki militarizmin/milliyetçiliğin baskılarını aşabildiği ölçüde adım atabiliyor. Diyarbakır’da Barzani’yle buluşmasının, yarattığı bu güç sayesinde gerçekleşebildiğini söyleyebiliriz.

Öcalan da kendi militarizmiyle hesaplaşıyor. 35 yıl içinde oluşmuş bir ‘statüko’yla uğraşıyor. Kendi ‘sosyolojisi’ içindeki tutuculukla, savaşçılıkla mücadele ediyor. Öcalan’ın önderlik ettiği ve barıştan yana olan geniş bir toplumsal rüzgârı arkasına alan ‘yeni konsept’, bütün bu engelleri aşarak mümkün olabiliyor.

‘Diyarbakır buluşması’, militarizm karşısında sağlanan üstünlüğün kazandığı yeni bir düzeye işaret ediyor. ‘Barışa yolculuğun’ bundan sonraki seyri, her iki tarafın da kendi ‘savaşçı’larını ne ölçüde kontrol edebileceklerine bağlı olarak şekillenecek.