Ergenekon'a şizofrenik bir bakış

Tablonun özellikle hukuki boyutuna ilişkin tartışmaların, önümüzdeki süreçte, genişleyerek devam edeceğini öngörebiliriz.

1- Önce insani olandan başlayayım: Silivri Cezaevi’ni bir yıl kadar önce gezdim. Tecrübeli bir cezaevi sakini olarak, tek kişilik, üç kişilik hücreleri gördüğümde, içime karabasanlar çöktü. Ergenekon davasında verilen ağır cezalarla birlikte, beton avlulara bakan hücreler aklıma düştü. İlker Başbuğ’u, Mustafa Balbay’ı, Doğu Perinçek’i, uzun yıllardır kaldıkları ve kalmaya devam edecekleri hücreler içinde düşündüm. 7 yıl askeri cezaevlerinde hapis yatan bana bu tablo katlanılmaz geldi.

Mustafa Balbay’ın, Tuncay Özkan’ın çocuklarının ve eşlerinin cezaevi kapılarında yaşayacaklarını, çekecekleri sıkıntıları hayal bile etmeye dayanamadım. Ağır mahkeme kararlarına ve cezaevi koşullarına, gerekçe ne olursa olsun, “iyi oldu” diye bakmam mümkün değil. Balbay’la bir ortak arkadaşımız telefon etti, “Mustafa’nın beş yaşındaki oğlu, o cezaevinden çıktığında 40 yaşında olacak” dedi.
Kararın insani boyutu karşısında, “Keşke bu kararlara yol açan şeyler yaşanmasaydı” diyorum.

2. Hukuki açıdan: Özel yetkili mahkemeler, hukuka uygun bir yargılama açısından birçok zaafı içinde barındırıyor. Bu mahkemelerden kaynaklanan sınırlamalar, sanıkların ve vekillerinin dosyalara hâkim olmalarına engel oluyor.

Binlerce sayfalık dosyalar, torbalara doldurulmuş belgeler, birbirleriyle alakası olduğu çok tartışmalı isimler, aynı yargılamanın içine sokuldu. Bu kadar çok eylem ve suçlamanın bir dosyanın içine yığılmasının, ‘tek tek insanların hukuki durumunu anlamak’ bakımından yarattığı sorunlara defalarca dikkat çekildi. Birçok sanık, bu yığılmalar nedeniyle derdini anlatamadı; mahkeme de onların sıkıntı ve itirazlarını tam anlamıyla değerlendiremedi.  

Tablonun özellikle hukuki boyutuna ilişkin tartışmaların, önümüzdeki süreçte, genişleyerek devam edeceğini öngörebiliriz. Tabii, görünürdeki bütün hukuki zaaflara rağmen, Ergenekon davasında görülen eylem ve suçlamalar, gökten zembille inmedi. Veli Küçükler, Kemal Kerinçsizler bunca eylemi kendi başlarına yapmadılar. Bir yerlerden destek alarak topluma korku saldıklarını görmemek imkânsız. Bu, bir devlet içi yapılanmaydı. Suç örgütüne ilişkin gerçek belgelerin varlığı da inkâr edilemez.

3. Siyasi açıdan kararlar: Kerinçsizlerin ihbarlarıyla başlayan davalarda, aydınların yaşadığı linç sahnelerini unutmadık. Hrant Dink cinayetinin dumanları tütüyordu. Malatya’da üç Hıristiyan vahşi bir cinayetin kurbanı olmuşlardı. Dava dosyaları arasında Alevi toplumunun önderlerine, bazı aydınlara yönelik suikast planlarının, ev krokilerinin sanıkların evlerinden çıktığını da unutmayalım.
Dosyaları incelediğini söyleyen ve bir uzman havasıyla değerlendirmeler yapan bazı yorumcular, sanki bu belgeler hiç yokmuş gibi davranıyorlar.

Cumhurbaşkanını seçtirmemek için ana muhalefet partisiyle Anayasa Mahkemesi işbirliği yapmıştı. Asker bunun üzerine ‘e-muhtıra’ yayımlamıştı. Her gün yeni bir suikast korkusunun yaşandığı felaket günlerinden geçtik. Veli Küçük ilk gözaltına alındığında, çevremdeki bazı insanlar buna inanmamış, “Kimse onlara dokunamaz. Birkaç gün içinde serbest kalırlar” demişlerdi. 

Ergenekon davası, güllük gülistanlık bir dönemde açılmadı. Askerlerin ve siviller içindeki darbe yanlılarının, ellerini ovuşturdukları günlerden geçiyorduk. Eğer bazı tehlikeleri büyük ölçüde geride bırakabildiysek; bunu, bu soruşturmaları açma cesareti gösterebilen savcılara ve kararlarının arkasında durabilen hâkimlere borçluyuz.

Yaşanan toplumsal süreçlere; farklı paradigmalar, farklı düşünce sistemleri içinden bakmak mümkün. Hukuk da siyaset de doğaları gereği, ‘ayrışma’ya yol açabilen alanlar...

Son bir not: Ergenekon davası sanıklarına gösterilen ilgi ve destekle KCK vb davalara yaklaşım arasındaki derin fark da ‘Ergenekon’un çevresindeki gücün önemini hissetiriyor.