Ermeni meselesinin neresindeyiz?

İngiltere'nin ünlü akademik kuruluşlarından London School of Economics'de iki gün sürecek bir toplantıdayız. Sınırlı sayıda akdemisyen, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve aydının katıldığı toplantının ikinci günkü konusu 'Sivil Toplum ve Türk-Ermeni İlişkileri.'

İngiltere’nin ünlü akademik kuruluşlarından London School of Economics’de iki gün sürecek bir toplantıdayız. Sınırlı sayıda akdemisyen, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve aydının katıldığı toplantının ikinci günkü konusu ‘Sivil Toplum ve Türk-Ermeni İlişkileri.’
Son yıllarda Türkler ve Ermeniler çok sık bir araya gelmeye başladılar. 1995 yılında gazeteciler olarak Zeynep Atikkan, Cengiz Çandar ve ben, akademisyen Taner Akçam ve dönemin Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan beş kişilik bir grup Ermenistan’a gitmiştik.
Bu ziyaret birçok ilkin gerçekleşmesi açısından artık tarihi bir nitelik kazandı. O gezimiz sırasında dönemin Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ı ve önde gelen birçok Ermeni yetkiliyi ziyaret etmiştik. Bunları da kamuoyu ile paylaşmıştık.
Bu gezimiz sırasında Erivan’daki Soykırım Anıtı’nı da ziyaret etmiştik. O günden sonra bir çok Ermeni-Türk karşılaşması içinde yer aldım. O gün bugündür bu konuyla yüzleşmemiz ve kendi tarihimizi sivil bir gözle yeniden değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.
Tarihin önyargılarını aşmak kolay değil. Her millet kendi tarihini kendi baktığı yerden yazıyor. Ancak herkesin kendi yazdığı tarih, gerçeğin tek taraflı öğrenilmesine neden oluyor. Bu toprakların bir parçası olan Ermenilerin bu topraklardan yok olup gitmesi, daha çok Ermeniler açısından büyük bir tarihsel dram olarak kabul edilebilir.
Dünyanın dört bir yanına saçılmış Ermeniler bu dramı, bu acıyı kuşaktan kuşağa aktarırken, biz Türkler bu konuyla yeni karşılaşmaya başladık. Çünkü biz kendi topraklarımızda yaşamaya devam ediyorduk. Topraklarını zorla bırakıp gitmenin, yollarda, toplanma yerlerinde ölüm ve haksızlıkla içiçe yaşamanın ne demek olduğu bizi pek de ilgilendirmemişti.
Geçenlerde bir TV programında Ermeni meselesini tartışırken, Kafkaslar bölgesini en iyi bilen emekli büyükelçilerimizden birisi 1980’li yıllara, Asala eylemleri başlayıncaya kadar 1915 Ermeni Tehciri hakkında hiçbir bilgileri olmadığını itiraf etti. Biz unutmuştuk ama Ermenilerin unutmaları mümkün değildi. Onlar yitirdikleri topraklarının, yurtlarının acısıyla yaşamaya devam ediyorlardı.
***
1990 yılıydı, Frankfurt Kitap Fuarı’na gitmiştim. Orada Ermeni yayınevlerininin standlarını görünce ilgilenmiş ve yayıncılarla konuşmak istemiştim. Karşılaştığım soğuk tepkilere şaşırmıştım. Neden bana böyle davranmışlardı? Şimdi konuşuyoruz. Her iki taraf da birbirini anlamaya çalışıyor. Araya 90 yıllık bir zaman süreci girince, yeniden konuşmak o kadar da kolay olmuyor.
Onların neden böyle davrandığını anlamaya çalışırken, zaman içinde onların tutumlarının da değiştiğine tanık oldum. Bir karşılıklı tanıma süreci başlamıştı. O zaman değişik Ermeni görüşleri olduğunu da öğreniyorduk. Diaspora içindeki değişik sesler, Ermenistan, Ermenistan içindeki değişik siyasi akımlar olduğunu da bu arada fark ettik.
Bu arada Ermeniler de, Türkiye’de, Türkler içinde değişik eğilimleri keşfettiler. Her karşılaşma daha yeni karşılaşmaların kapısını açıyordu. Bu sorunlarla önce Türkiye tarafında sosyalistler yüz yüze geldiler. Sol kökenli aydınlar konunun kamuoyuna aktarılmasının ilk taşıyıcıları olarak öne çıktılar.
Şimdi artık bir hafta içinde, bir ay içinde dünyanın birçok yerinde birçok karşılaşma, geçmişle yüzleşme, yeni kültürel etkinlikler yapılıyor.
Yıllar sonra Alparslan Türkeş’in bile bu konuyla ilgilendiğini öğrendiğimizde, siyasetçilerin de bu konuyla ilgili bir tarihi sürecin içine girdiklerini öğrenmiş olduk.
Hrant’ın çıkışı ve öldürülmesi bu sorunun en kritik aşamalarını oluşturuyordu.
London School of Economics’in Sivil Toplum Merkezi’nde, dünyanın değişik yerlerine dağılmış, konuya değişik yaklaşan akademisyen, tarihçi, sivil toplum temsilcisi Ermenilerle konuşuyoruz. Onlar arasındaki değişik yaklaşımları görerek, Türkiye’deki önyargılı ‘diaspora’ tanımının hiç de sanıldığı gibi homojen olmadığını bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz.
Milli sorunların makûl bir şekilde ele alınması kolay değil. Sivil toplumun rolü, Ermeni meselesinde önemli bir olanak olarak karşımızda duruyor.
Londra’da, bu ünlü akademik kuruluştaki karşılaşmadan, birbirimizden yeni şeyler
öğrenerek, birbirimizi tanıma yönünde yeni imkânlar kazanarak dönüyoruz.