Fidan, Ignatius, Murdoch, Bezos..

Görünen o ki, Türkiye'nin içindeki çeşitli çevrelerin, 'yıpratma kampanyası'na desteği, 'baskılama projesi'ne katkısı sürecek.

avid Ignatius’tan başlayabiliriz. “Hakan Fidan neler neler yaptı, Türkiye’yi şeriat rejimine yönlendiriyor, İran’a İsrailli ajanları teslim etti” kabilinden sözlerle fitili ateşledi. Aslında fitil çok daha önceden ateşlenmişti ama Ignatius, Washington Post’taki (WP) yazısıyla, kampanyanın ana doğrultusunu belirlemiş oldu. Ignatius, ‘One minute’ tartışmasında Tayyip Erdoğan’ın sert tepkilerine neden olan ünlü gazeteci. Yıllar önce, AK Parti hükümetiyle İsrail arasındaki çatışmada taraf olarak ortaya çıkmıştı. 

Jeff Bezos, WP’yi Graham ailesinden bu yılın ağustos ayında satın alan ünlü harika çocuk. Amazon.com’un kurucusu. Eylül ayında gazeteyi fiilen devraldığını öğreniyoruz.
Wall Street Journal’ın (WSJ) sahibi, Rupert Murdoch. ABD sağının sesi olarak tanımlanan bu gazetede de Hakan Fidan’i hedef alan yayınlar süreklilik kazanmaya başladı.
Son olarak, Financial Times’taki Daniel Dombey imzalı yazıyla birlikte resim netleşti. ‘Siyasi resim’in arkasında ABD’li neo-con’ları, İsrail lobisini görebiliyoruz.
Dombey’in yazısından anlaşıldığı kadarıyla, “Türkiye’nin Batı’daki müttefiklerine ‘sadakatini göstermesi’ bekleniyor...” 

“61 yıldır NATO üyesi olan Türkiye, Batı ile ilişkisini kesti mi?” diye soran Dombey’e göre şüphe, üç meselenin bileşimine dayanıyor: Ankara’nın Çin’den füze savunma sistemi alma kararı, ‘Suriye’deki el Kaide’yle ilişkili savaşçılara yönelik belirsiz tutum’ iddiası ve son olarak da Türkiye’nin İsrail adına Tahran’da casusluk yapan İranlılara ihanet ettiği iddiaları. Dombey şu çıkarımı yapıyor: “Asıl stratejik ders, Türkiye’nin kendisini stratejik değerlendirmelere mecbur hissetmemiş olması.”
Sonuç olarak, bütün bu yayınların temel amacını şöyle özetlemek mümkün: Bir yandan Türkiye’yi manevi ve psikolojik baskı altına alırken, öte yandan, ABD Başkanı Obama’yı ‘tutum değiştirmeye’ zorlamak... 

Tabii, son günlerde, Obama ile İran arasında yeni ilişkiler kurulur, Irak Başbakanı Maliki Beyaz Saray’da ağırlanırken, Suriye’deki Esad rejiminin meşruiyet olanakları artarken, böyle bir baskılamanın ortaya çıkması da dikkat çekici. Peki, ABD yönetimi, son analizde, Mısır’da ‘Müslüman Kardeşler’le ve Türkiye’de AK Parti’yle simgeleşen modeli, daha otoriter bir model üzerine kurulu olan Şii yönetimlere tercih edebilir mi?
Bu tür sorulara yanıt üretmek şimdilik zor. Ama açık olan şu: AK Parti yönetiminin, son dönemde, Batı ve özellikle ABD neo-con’ları tarafından köşeye sıkıştırılmak istenmesi, Türkiye içindeki bazı çevrelerin mutluluğuna neden oluyor. Bu yaklaşıma Türkiye içinden destek olduğunu görebilmek için kâhin olmaya gerek yok. Yapılan yorum ve haberlerden, haberlerin sunuluş biçiminden her şey net bir şekilde belli oluyor. 

Panzehir demokrasi cesareti
Zaten, Hakan Fidan önce Türkiye’de hedef tahtası haline getirildi, ‘çözüm süreci’ konusundaki faaliyetleri nedeniyle tutuklanmak istendi. Bazı çevreler, bu meseleyi bir kampanya haline dönüştürdü. 

Görünen o ki, Türkiye’nin içindeki çeşitli çevrelerin ‘yıpratma kampanyası’na desteği, ‘baskılama projesi’ne katkısı sürecek.
Peki, Erdoğan hükümeti ne yapabilir? 

Yapılması gereken, öncelikle Türkiye’nin kendi Kürtleriyle barışması yolundaki demokratikleşme adımlarını hızlandırmak... Kısa vadeli seçim hesaplarının esiri olarak duraksamak yerine, Aleviler ve Müslüman olmayan azınlıklarla ilgili gerekli iyileştirmeleri yerine getirmek... Otoriter ve kutuplaştırıcı dilde ısrar yerine, tüm yaşam tarzlarına eşit mesafede durabilmek... ‘Kürtçe anadil’ konusundaki duraksama aşılmalı, cemevleri ibadethane olarak tescil edilmeli, ‘Ruhban Okulu’ bir an önce açılmalı. 

Sonuç olarak; Türkiye’yi içeriden karıştırmak ve iç çatışmaları kışkırtmak noktasındaki ‘birikim’, yoğunluğunu koruyor. Birikimi bertaraf etmenin yolu, fanatizmden veya sürekli yeni komplo teorileri üretmekten değil; ‘iç kimliklerle barışmak’ ve ‘insan hakları konusunda ayak sürüyen tutumlara son vermek’ten geçiyor. Doğru perspektiften bakıldığında, krizin avantaja dönüşmesi, ‘basınç’tan daha geniş bir özgürlük alanı doğması bile mümkün. 

İşte Fidan’ı o zaman sökemezler...