'Fişlerin efendisi', 'Makbul vatandaş'ın ensesinde

Gazetecilere kızmaktansa, istihbarat örgütünün bilgi toplama mantığına karşı çıkmak daha yerinde olur.

Başbakan Erdoğan, son yaptığı konuşmalarda, ‘fişleme’ raporlarının ve MGK kararlarının bir gazetede yayımlanmasını ‘vatana ihanet’ sayabilecek kadar öfkeli açıklamalar yapıyor. Bu vesileyle ‘devlet sırrı’ kavramı, kılık değiştirerek yeniden gündeme geliyor.

Baştan söyleyeyim, bu fişleme notlarının savunulacak yanı yok. ‘Ham malzeme’ydi, ‘kimseye verilmedi’, ‘resmiyet kazanmadı’ türünden savunmalar, ikna edici de değil, tatmin edici de değil.

Hele onları ‘devletin sırrı’ kapsamında savunmak kabul edilebilir gibi değil.

Bir ülkenin istihbarat örgütü, muhalifleri fişlemek göreviyle yükümlü değildir. Siyasete yaranmak için yapılan istihbarat faaliyeti, ‘MİT’in siyasileşmesi’ ile eşanlamlıdır. Zaten bugüne kadar ne çektiysek bu anlayıştan çektik.

İstihbarat faaliyeti, geçmişte askerlerin denetimindeydi, tamamen ‘iç güvenlik’ gerekçesi üzerine oturtulmuştu. Toplumun birbirini ihbar ettiği bir sistem üzerinden örgütlenen istihbaratçılar, otoriter sistemin, darbelerin ağır baskılarına zemin oluşturacak malzemeler toplayarak, toplumun terörize edilmesine destek verdiler. Halen, otoriter rejimlerde bu mantık sürüyor: Muhaliflerin fişlenmesi üzerine kurulu sistem, dünyanın birçok yerinde devam ediyor.

Hrant Dink’in fişlenmesi
Hrant Dink’in çarpıcı bir öyküsünü sizlerle paylaşmak isterim. Hrant, yıllarca yurtdışına çıkamadı. Her pasaport başvurusu, gerekçe gösterilmeden reddedildi. Bunun üzerine, idare mahkemesine dava açtı. Bir duruşmadaki sahneyi şöyle anlatmıştı: “Hâkim ‘Tamam’ dedi. ‘Hiçbir engel yok’. Tam o sırada mübaşir bir sarı zarf getirdi. Zarfı açıp okuyan hâkimin yüzü değişti, ‘maalesef sana pasaport verilmeyecek’ diyerek talebimi reddetti.”

Hrant’ın pasaportunun reddedilmesini sağlayan rapor, hiç şüphesiz bir istihbarat raporuydu ve büyük ihtimalle MİT’ten geliyordu.
Tabii o raporu hiç göremedi.

Eski alışkanlık sürüyor
Şurası bir gerçek: MİT belli ki hâlâ eski alışkanlıklarından kurtulamamış, ‘fişleme’yi sürdürüyor. Başbakan, ‘fişleme’nin medyada deşifre edilmesine öfke duyuyor, hesap soracağını söylüyor. Bilgilerin ortaya dökülmesi onu kızdırmış.
Diğer taraftan, ‘deşifre’ faaliyetinin arkasında da siyasi bir hesap bulunduğu açık.

2004 yılının haziran ayındaki MGK toplantısında, siyasete dayatılan ‘irtica ve bölücülük’ gerekçeli karar, yasal olsa bile artık meşru değil. Gülen Cemaati’nin hedef alınması, ‘en temel özgürlüklere karşı duruş’un bir yansıması. Rapor herkes tarafından biliniyor olsa bile, dönemin ruhunu yansıtsa bile, ‘yasal’ olsa bile; ‘hukuki’ değil, en temel evrensel hukuk mantığına aykırı. Hükümetin de söylediği gibi ‘yok hükmünde.’
Bu nedenle “MGK raporu gizlidir, medyada yayımlanması, bu nedenle yasadışıdır” değerlendirmesi üzerinden yürütülen suçlama, haklı bir zemine oturmuyor.

Hele de ‘fişleme’ yenilir yutulur gibi değil. Bu yüzden, elbette, ilkesel olarak eleştirilmesi, karşı çıkılması gerekir.
Bu eksenlerde yaşanan sert tartışmanın arka planı, daha ilgi çekici: Belli ki cemaatin polis ve istihbarat örgütü içindeki güçleri, hükümeti sıkıştırmak için ellerindeki malzemeyi basına ve uygun isimlere, kendilerine yakın gördükleri isimlere servis ediyorlar. Etkili olabiliyorlar. Belki inandıkları ölçekte olmasa da bir ‘etki alanı’ yaratıyorlar.

Gazetecilere kızmaktansa, istihbarat örgütünün bilgi toplama mantığına karşı çıkmak daha yerinde olur. Bilgilerin ortalığa dökülüyor oluşu, istihbarat örgütü içinde bir zafiyetin varlığına da işaret eder. Şu açık: MİT’in yönetimi, kendi kadrolarının bilgi sızdırmasına engel olamıyor.
Cemaatin ne ölçüde güçlü bir haber toplama ve bilgiye egemen olma gücüne eriştiğini de görebiliyoruz. Bunun yarattığı, yaratabileceği çeşitli sorunları, geçmiş olaylarda yaşadık, bundan sonra da yaşamamız mümkün. Cemaat taraftarları, yani bir anlamda ‘makbul vatandaş’ izlenince, daha büyük bir tepki ve ilgi oluşabiliyor.

Fişleme, bu kez ‘makbul vatandaş’ın peşinde.

‘Nereden baksan tutarsızlık...’