'Gardırop Müslümanlığı'ndan Kemalizme

AK Parti'nin devletçilikle özgürlük arasında gidip geldiği, iktidarını güçlendirdikçe devletçi reflekslerinin boyut değiştirdiği bir süreci yaşıyoruz.

Hilmi Yavuz, gelenek, modernlik, sanat ve estetik gibi konuları yetkin şekilde değerlendirebilecek konumda olduğunu düşündüğümüz ‘felsefeci’lerden biridir. Ayrıca muhafazakâr çevrelerin de itibar ettiği bir edebiyatçı, şair ve düşün adamıdır.
“Müslümanlar Kemalist oldu” tezi, son dönemde değişik kalemler tarafından sıkça dillendiriliyor. Taraf gazetesinde Neşe Düzel, Hilmi Yavuz’la bu konuyu konuşmuş.
Hilmi Yavuz, muhafazakâr kesimin sanat ve estetik anlayışını eleştirirken şunları söylüyor: “Onlar İslam’ı sadece akait olarak gördüler. Sadece şeriattan ibaret olarak gördüler. İslam’ın bir estetik medeniyet olduğunu görmediler. Gardırop Atatürkçülüğü, meseleyi tamamen şekli olarak ele alıyorsa Gardırop Müslümanlığı da meseleyi tamamen şekli olarak ele alıyor. Müslümanlar farkında olmadan Kemalist oldular...”
Kemalistlerin modernliği kravat ve şapkayla sınırlayan tutumuna benzer şekilde İslamcılık’ın da sorunu başörtüsüne, kılık kıyafete hapsettiği görüşünde: “Türkiye’de her şeyin tamamıyla şekle indirgendiği vahim bir muhtevasızlık krizi yaşanıyor. Müslümanlık sadece örtünmekten ibaret oluyor ve İslam’ın ahlaki içeriği kesinlikle göz ardı ediliyor. Zaten bir şeyin içi ne kadar boşaltılırsa biçim o kadar öne çıkar...” 

Ele geçirmek mi, dönüştürmek mi?
AK Parti’nin devletçilikle özgürlük arasında gidip geldiği, iktidarını güçlendirdikçe devletçi reflekslerinin boyut değiştirdiği, tuhaf sürprizlerin birbirini kovaladığı bir süreci yaşıyoruz.
Türkiye’de şimdiye kadar iktidara ortak olan muhafazakâr siyasi partilerin hemen hepsi zaman içinde ya geleneksel devlet anlayışıyla bütünleştiler ya da tasfiye edildiler.
Bu kez durum değişik. Devletin şimdiye kadar omurgasını oluşturan ordu ve bürokrasi, toplumun da çok ciddi bir desteğiyle büyük ölçüde iktidardan alaşağı edildi. Hep şu soruyu dile getirdik: AK Parti mi devleti dönüştürecek, yoksa devlet mi AK Parti’yi yutacak?
Ancak elbette şunun da farkındayız: AK Parti’nin yönetim kadrolarını da ülkedeki genel milliyetçi ve militarist eğitimden geçmiş olan kişiler oluşturuyor. Yönetim tarzının ve hedefinin temelinin ‘devlete egemen olmak’ şeklinde şekillenmesi bu açıdan baktığımızda biraz da ‘kaçınılmaz’ görünebilir.
Tabii AK Parti’ye destek veren kitlelerin temel beklentisinin, eski devletin devam ettirilmesi olmadığı açık. O devletin kendi hayatlarını nasıl kararttığını çok iyi biliyorlar.
AK Parti, başlarda kendi iktidarı önündeki engelleri kaldırırken genel bir demokratikleşme talebiyle birleşerek ilerliyordu. Ancak, devlet kurumlarıyla hesaplaşmada ipleri eline geçirdikçe, “Eh devlet bu haliyle de fena değil, hele de biz yönetirsek” psikolojisi su yüzüne çıkmaya başladı. Bu psikoloji, ülkedeki ‘demokratik dönüşüm’ün devamını engellediği gibi, dünyanın ortak estetik değerlerini ve yaratıcılık ölçütlerini reddeden, hayatın güzelliklerinden korkan karamsar bir tutuculuğun hızla yayılması riskini de gündeme getiriyor.
AK Parti’nin ‘demokrasi bunalımı’nın arka planında, İslamcılığın geçmişle doğru bir hesaplaşma yaşayamama sorunu var.
Bugün 1 Mayıs gösterisine katılan İslamcı İhsan Eliaçık ve arkadaşları kendi geçmişleriyle yüzleşme konusunda yeni bir adım attılar. Eliaçık, 1960’lı yıllarda ABD aleyhtarı gösteri yapan solculara Fatih Camii’nde namaz kıldıktan sonra saldırdıklarını itiraf ediyor.
Umarız, demokrasi yolculuğuna devam ettiklerine vurgu yapan AK Partililer de devleti tamamen kendi öznel eksenleri doğrultusunda bir dönüşümden geçirme aşkına kapılmak yerine, öncelikle geçmişleriyle hesaplaşarak ve demokrasinin güzelliğini yeniden fark ederek hayatı ‘daha güzele doğru’ şekillendirme cesaretini gösterirler.