'Göçebe Çingeneler ve anarşistler'

72 sene yürürlükte kalan bir kanundan kurtulmak, hem zihniyet olarak hem de kanunun uygulamadaki yansımaları nedeniyle, zaman gerektiriyor.

Cumartesi akşamı, Mersin’deki ‘İnsan Hakları’ başlıklı toplantının ardından, Tarsus’un Dedeler Köyü’ne doğru, muhtarımız Erhan’la birlikte hareket ettik.

Dedeler, babamın doğduğu, çocukluğunu yaşadığı köy. Köyle ilişkimiz, atalarımızdan miras kalan üzüm bağlarımız, zeytin fidanlarımız nedeniyle hiç kopmadı.

Hem 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri nedeniyle hem de yıllarca polis tarafından arandığım için uzun yıllar Tarsus’tan ve köyden uzakta kaldım. Yöredeki akrabaları, tanıdıkları uzun aradan sonra yeniden görebildim. Değişimi ancak uzun aralarla gözleme fırsatı buldum.

Muhtar Erhan, ‘Fadime’nin Nevzat’ diye tanıdığımız Nevzat’ın oğlu. Yolda ona, “Neden baban ve amcan, annelerinin adıyla anılırdı?” diye sordum. Fadime, eşini erken yaşta kaybetmiş, çocuklarını tek başına büyütmüş... Köy kahvesine girdiğimde, artık saçları, bıyıkları ağarmış, birçoğu yaşıtım olan eski arkadaşlarla kucaklaştık.

Nazmi Kirve, 80’li yaşları aşmış. Sarıldık. Köyün en eski kahvecilerinden... Geçmiş günlere yolculuk yaptık. Kim ne durumda, kim hayatta, kim kimin çocuğu, hangi evde şimdi kim oturuyor, onları anlattılar. Köyün içinde bir dolaştım. İbici Mehmet, babamın yakın dostlarındandı, bizim bağ işlerinde en çok emeği geçenlerdendi. Evinin önünden geçtik. Yıkıntıları kalmış...

Babaannemin ve Şaban Amcamın ölümüne kadar oturduğu evi, Cins Emmi’nin oğlu Yusuf almış. Zaten harabe olan evi yıktırmış, yerine bahçe yapmış. İsmail Amcam ve Dürdane Yengemin evi aynen duruyor. Dürdane Yengemin, evin altında dokuma tezgâhı vardı. Bazı aletleri isimleriyle hatırlıyorum: Ilgıdır, kecefe, kirman. Yengem, yün ve pamuktan iplik eğirir, sonra onlardan ceketlik, gömleklik, iç çamaşırlık kumaş dokurdu.

Bunları alabilecek para, o dönemde, köylülerde yoktu. Kendileri üretir, kendileri tüketirlerdi. Ekonomi içe kapanıktı. Köye dışarıdan tuz, şeker ve gaz girerdi. Bazen, şeker ihtiyacını bile, üzüm ve duttan elde ettikleri pekmezle karşılamak zorunda kalırlardı.

İskân Kanunu
Mersin’deki toplantı, bir bakıma köyümüzle ilgiliydi. Köyümüz sınırları içindeki ‘Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar Mağarası) Kalkındırma, Dayanışma ve Güzelleştirme Derneği’nin düzenlediği toplantı, ‘öteki’ kavramını konu alan bir buluşmaydı. Derneğin başkanı, köylümüz ‘Tömen Hüseyin’in oğlu Hüsnü Karabulut.

Toplantının en ilginç ve çarpıcı konuşmasını, ‘Avrupa Konseyi-Türkiye Romanları Temsilcisi’ Özcan Purcu yaptı. Purcu, ‘kültürel ötekileştirme’nin ötesinde, yasalardaki ırkçı geleneğe dikkat çekti.

2510 sayılı İskân Kanunu’nun, 1934’ten 2006’ya kadar yürürlükte kalmış 4. maddesi şöyle:
“Madde 4
A: Türk kültürüne bağlı olmayanlar,
B: Anarşistler,
C: Casuslar,
Ç: Göçebe Çingeneler,
D: Memleket dışına çıkarılmış olanlar, Türkiye’e muhacir olarak alınmazlar.”
Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi, nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça...
A şıkkındaki, ‘Türk kültürüne bağlı olmak’ ifadesi ne anlama geliyordu acaba? Bu bağlılık hangi metot veya cihazla ölçülüyordu? Hangi bürokrat, sınırdan girip, yurttaş olmak isteyen kişinin Türklüğüne karar veriyordu?
Gelelim B şıkkına... Ülkemizde kendisini ‘anarşist’ olarak tanımlayan insanlar yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan, vergi veren, askere giden, ‘anarşizm ideolojisi’nin propagandasını sürdüren kişiler var. Bu kanun maddesi, mesela onlar için ne anlama geliyordu?
Ç şıkkı: ‘Göçebe Çingene’ sözcükleri, devlet dilindeki sürekliliğe vurgu yapan nitelikte. Peki ‘Göçebe Çingene’ acaba neden özel olarak vurgulanıyor ve dışlanıyordu?
2006 değişikliği elbette önemli. Ama 72 sene yürürlükte kalan bir kanundan kurtulmak, hem zihniyet olarak hem de kanunun uygulamadaki yansımaları nedeniyle, zaman gerektiriyor.
Özcan Purcu, halen 100 bin ‘Roman’ın vatandaşlık hakkı kazanamadığına da dikkat çekti...
Şu an bu yasa yürürlükte değil ama zihinsel olarak çok farklı bir noktaya gelindiğini söylemek güç... Evet, burası Türkiye, yolumuz uzun.