Hani biz misafirperverdik...

Deniz otobüsü iskelesindeki, çarşaflı Arap kadınlara yönelik, öfkeli hakaret cümleleri kuran genç kadın; istisna değil. Adalardaki, okumuş yazmış kesimler içinde de, "Kahrolsun Araplar, kahrolsun yobazlar" pankartıyla gösteri yapabilecek psikolojide kişilerin olduğunu, rahatlıkla söyleyebilirim.

Bayram sabahı; adalara gidecek deniz otobüsü, dolduğu için, zamanından önce kalktı. Aynı saatte yolculuk yapmak isteyenlerin bir kısmı, bir sonraki sefere kaldı. Can sıkıcı bir durumdu. Deniz otobüslerinin özelleştirilmesinden sonra bu kurumu devralan şirketin beceriksizliğini de, vurgulamak gerekiyor.

Yolcular arasındaki, üst gelir grubundan olduğu anlaşılan bir genç kadın; öfkeyle, iskeledeki çarşaflı Arap kadın turistlere yönelerek, bağırmaya başladı: "Allah kahretsin sizin yüzünüzden adaya gidemiyoruz. Her yere önce Araplar gitsin, biz burada kalalım..." Araya hakaret ve küfürler sıkıştırdığını da belirtelim. Araplar, hakaretin ne kadarını anladılar, bilinmez. İskeleyi, bir sessizlik kapladı.

Bu öfkenin, yalnızca ülkemize gelen Arap turistlerle sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Bu tür tepkileri, salt bireysel tepkiler olarak  değerlendirmek de, mümkün değil. Bu öfkenin temelinde; ırkçılık kadar, dindarları, Müslümanları aşağılayan,  üst sınıflara özgü bir küçümsemenin de olduğundan, söz edilebilir. İlk bakışta dışa yönelik gibi duran bu öfkenin; bir hedefinin de, içerdekiler olduğunu, görebiliyoruz.

Arap turistlere yönelik ırkçı tepkiye tanık oldukça; Almanya'daki Türklere yönelik dışlayıcı davranışları hatırlıyorum, hatırlatmak istiyorum. İslam dünyasındaki acı ve hüzünleri anımsatarak, bu acılar üzerinden üretilen 'Batı türü aşağılamalar'dan bahsedeceğim bugün.

 

Batı'nın İslam dünyasına bakışı

 

Deniz otobüsü iskelesindeki, çarşaflı Arap kadınlara yönelik, öfkeli hakaret cümleleri kuran genç kadın; istisna değil. Adalardaki,  okumuş yazmış kesimler içinde de, "Kahrolsun Araplar, kahrolsun yobazlar" pankartıyla gösteri yapabilecek psikolojide kişilerin olduğunu, rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu bakış açısı, Türkiye'nin içinden üretilmiş bir bakış açısı değil. Tarihsel kökleri olan; bir yönüyle Fransız İhtilaliyle, Hıristiyan reformlarıyla şekillenmiş bir zihniyetten söz etmek mümkün.  Müslümanları içten içe 'insanlığın başına bela' olarak gören  zihniyetin, dünyada hala yaygın olduğu bir gerçek... (Tabii, bu zihniyetin bir anlamda simetrik bir şeklini; İslam dünyasında da, 'Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığı' olarak görebiliyoruz) Batıdaki kalıplaşmış anlayışa göre; Müslümanların getirebileceği tek şey geriliktir, yobazlıktır, vahşettir, terördür.

Evet İslam dünyası; büyük ölçüde sorunlar içinde. Bölünmüş, parçalanmış, şiddet sarmalının esiri olmuş, perişan bir görüntü ağır basıyor. Bu acı tablonun nedenleri üzerine, değişik yorumlar yapılabilir.  Ortadoğu toplumlarının, insan hakları ve özgürlükler konusunda yeterince olgunlaşamamış olmasına; farklı açılardan bakılabilir. Bu toplumların, bu devletlerin, çok ciddi boyutta özeleştiriye ihtiyacının olduğu, ortada.

 

Saddam'ın kopan kellesi

 

Ancak, insaf edelim... Özellikle son yüz yılda Batı'nın bu bölgede yaptıklarını biraz düşünelim. Birinci Dünya Savaşı'nın galibi olan Batılı devletlerin çizdiği yapay sınırlar ve açgözlü petrol hesapları, bölgedeki kargaşanın temel nedenlerinden biri değil mi?

'Afganistan'da Taliban'ı, ardından Irak'ta  Saddam'ı devireceğiz' iddialarıyla geçen 15 yıl içinde; bu ülkeleri işgal edip, bütün bölgeyi alt üst ederek paramparça edenler, kimler? Gelişmiş tanklarla, toplarla, tüfeklerle bu ülkelerin dengelerini bozan, mezhepsel ve etnik ayrılıkları kışkırtan, kimler? Bugün IŞİD'in kelle koparmasından panik ve tiksintiyle söz eden Batı; acaba, idam sırasında kellesi kopan Saddam ve adamlarının resimlerini yayınlarken, bunun bir tepki üretebileceğini, hiç mi hesap etmedi?

 

Demokrasi ihraç eden Washington

 

Batı toplumlarının vurgu yaptığı demokrasi, insan hakları gibi  değerlerin; onlar için, yalnızca kendi yaşadıkları alanlarda anlam taşıdığı hissine kapılıyoruz şu günlerde. Amerikalı Neoconlar (yeni muhafazakarlar), Irak'ta Saddam'ı devirirken; 'bölgeye demokrasi ihraç edeceklerini' öne sürmüşlerdi. "İlkel Doğu"yu, "gerilikler içindeki İslam dünyası"nı, gelip adam edeceklerdi. Ancak, tam tersine, Ortadoğu'nun kimyasını bozdular. En acımasız terör örgütlerinin boyverdiği bir bataklık oluştu. Sonra da, bataklığa uzaktan bakanlar, "Ay bu Müslümanlar ve Araplar ne kadar ilkeller" küçümsemelerine daldı.

 

Sisi'ye kırmızı halı seren Merkel

 

İslam ve Arap coğrafyasındaki, çok sesliliğe ve parlamenter rejime yönelik arayışa, yani Arap Baharı'na gelirsek... Tunus, Fas, Mısır'da; Batı destekli dikatörlükler, halk ayaklanmalarıyla yıkılıyordu. Yeni bir dönemin başlaması umudu doğdu. Türkiye'de de, İslamcı kökten gelen bir parti üç dönemdir seçim kazanmıştı.

Ancak, olaylar beklenen şekilde devam etmedi.  Seçimler yapıldıkça; İslamcı partiler, halk desteği kazanıyordu.  Eski Arap diktatörlükleri gibi 'Batı karşısında boynu bükük' değillerdi. Özellikle de İsrail politikaları eskisinden farklıydı. Tabii demokrasi adına bazı eksiklikleri de söz konusuydu.

Mısır'da, eski rejime geri dönüş süreci; Batı'nın gözleri önünde ve Batı'nın onayıyla gerçekleşti. Fas, Tunus; aynı tehdit altında, ayakta kalmaya çalışıyor.  Darbeci Sisi'nin ayaklarına kırmızı halı seren, Filistinli kızı sınırdışı etmekle tehdit eden Merkel'in, Suudi Arabistan'daki despotik rejime destek veren Washington'un; Türkiye'de özgürlük merakı içinde olduğuna, kim inanabilir?

Evet bir bayram sabahı, deniz otobüsü iskelesinde yankılanan öfkeli sesi, bir zihniyetin dışavurumu olarak görüyorum... Hedefini şaşırmış bir modernleşme iddiasının manasız çığlığıydı o ses.