İdamlığın mektubunu annesine vermeyenler

Benim arkadaşlarımı da bir geceyarısı yanı başımızdaki hücrelerden alıp idama götürdüler.

Benim arkadaşlarımı da bir geceyarısı yanı başımızdaki hücrelerden alıp idama götürdüler. Denizler 6 Mayıs sabaha karşı Mamak’taki hücrelerinden alındıklarında büyük bir sessizlik ve çaresizlik içinde kalmıştık. Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in idamında avukatları bulunduğu için, onların ailelerine yazdıkları mektupları ailelerine verilmişti. İdamda yaşananlar kayıtlara geçmişti.
Her askeri darbe bir öncekinden daha ağır izler bırakarak hayatımıza yerleşti. 12 Eylül askeri darbesi döneminde idam edilenlerden Ramazan Yukarıgöz’ün idamından 10 dakika önce ailesine yazdığı mektup bir türlü ailesine verilmemişti. Yalnız onun değil o dönemde asılan birçok gencin mektubu da verilmemişti.
78’liler Derneği’nin uzun çabaları sonucunda Ramazan’ın mektubu Genelkurmay Başkanlığı tarafından annesine teslim edildi. Bu teslim işleminin gerçekleşmesi için annenin idam edilen gençle ilgili akrabalık kaydını kanıtlaması istenmişti.
İdam 29 Ocak 1983 yılında gerçekleşiyor.
İdam edilen genç devrimcinin mektubu tam 26 yıldır Genelkurmay arşivinde tutuluyor. Eğer 78’liler Derneği ortaya çıkmasa ve uğraşmasa Genelkurmay Başkanlığı bu ve buna benzer mektupları arşivinde tutmaya devam edecek.
***
Gencecik yaşında bir askeri darbe döneminde alelacele idam edilen Ramazan Yukarıgöz’ün mektubunun verilmeme gerekçesi olarak ‘sakıncalı’ olduğu öne sürülmüştü. Bir genç insanın son dakika duygularını ifade eden mektubun neresi sakıncalı olabilirdi? Mektubu okuyunca göreceksiniz, bir devrimcinin ‘masum’ duyguları vardı mektupta. İdam edilirken ‘pişmanlık’ mı duyması gerekiyordu, mektubunun ailesine verilmesi için?
Bu mektup olayı, Türkiye’de acımasız bir anlayışın hâlâ ülkemizde varlığını sürdürdüğünü kanıtlıyor. Burada çok fazla sorun bulunuyor. Belli ki hâlâ birçok idam edilen gencin mektubu Genelkurmay arşivinde saklı duruyor. Neden? Neden bunlar hâlâ ailelerine teslim edilmiyor?
12 Eylül askeri darbesi, seçilmiş bir Meclis’e ve demokratik sisteme karşı bir yasadışı müdahaledir. Bu müdahalenin ürünlerinden birisi de doğru dürüst yargılama yapmadan uygulanmış idam cezalarıydı. Bunların hesabı sorulamadı.
Burada dramatik olan Genelkurmay’ın bir devamlılık içinde, 12 Eylül askeri darbesinin mirasını en azından bir arşiv düzeyinde bile olsa sahiplenmesidir. Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 12 Eylül askeri darbesini eleştiren, bu darbeyle arasına sınır çeken bir tutum göstermemesidir.
Son mektup olayı da gösteriyor ki, bu konuda hâlâ bir aidiyet söz konusu. Genelkurmay istese iki gün içinde idam edilen gençlerin ailelerini bulabilir ve mektuplarını verebilir. Bunun için yıllarca uğraşılmasa o mektuplar arşivlerde kalmaya devam edecek.
***
Bu mektup dramını okuyunca herkes değişik duygulara kapılabilir. Ben de Ramazan’ın ailesine yazdığı mektubun şu son cümlelerine takıldım: “Benim için üzülmemenizi ve gözyaşı dökmenizi istemem. Devrimci olarak yaşadım. Devrimci olarak ölüyorum.” Bu ifadeler sakıncalı sayılarak 26 yıl Genelkurmay arşivinde saklanıyor. Burada bir sorun yok mu?
Askeri darbeleri tartışıyoruz. Türkiye’nin artık bu darbelerle yüzleşmesinin zamanı gelmedi mi? Tabii bu konuda önce harekete geçmesi gereken Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Çünkü askeri darbeleri askerler yaptılar. Darbelerin ülkemize ne kadar zarar verdiğini, ne büyük acımasızlıklara sebep olduğunu toplumun büyük çoğunluğu biliyor ve buna tepki gösteriyor.
Adnan Menderes’i, Deniz Gezmiş’i, en son olarak da mektubu 26 yıl sonra rica minnet ailesine teslim edilen Ramazan Yukarıgöz’ü idam sehpasına gönderenler kimdi? Bunlar, hâlâ bazı çevreler ve bazı kurumlarca meşru görülmeye devam ediliyorlar.
Bu durumun hastalıklı bir durum olduğunu görmeliyiz.
Ramazan’ın annesi Aysel Yukarıgöz’ün fotoğrafına hüzünle baktım. Berrin Menderes’i,
Cemil Gezmiş’i anımsadım.
Artık yüzleşme vakti gelmedi mi. 
Bir Not:
Sayın Oral Çalışlar,
6 Mart günlü yazınızda bizden bahsederken “Güneydoğu’da ‘faili meçhuller’ döneminin ‘etkin’ askerlerinden emekli albay Erdal Sarızeybek” şeklinde bir tanımlama kullanmışsınız. Bu ifade bizi, faili meçhullerin sorumlusu gibi algılatıyor okura. Bu doğru değil, etik olarak da anlam olarak da. Biz görevimizi yasalar çerçevesinde ve insana değer vererek, namus ve şerefimiz üzerine içtiğimiz andımıza bağlı kalarak yaptık, kaldı ki, bizim adımız hiçbir kirli olayla yan yana asla gelmemiştir. Bu hususu basın ahlakı adına dikkatlerinize sunarım.
Saygılarımla Erdal Sarızeybek