II. Abdülhamit, Aleviler ve misyonerler

Gelinen noktada 'tek kimlikli bir insan tipi yaratma' ısrarı ve böyle bir ısrarı sürdürebilme imkânı büyük ölçüde ortadan kalkıyor.

Şanlıurfa Harran Üniversitesi’nden Celal Öney, II. Tunceli(Dersim) Sempozyumu’ndaki tebliğinde, Amerikan misyonerlerinin Alevileri de Protestanlaştırma hedefi üzerinde çalıştıklarına dikkat çekmişti. Tebliğe göre; 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin asıl hedefleri Ermenilerdi. Onları Protestanlaştırmak amacındaydılar. 

Misyonerler, Dersim yöresindeki faaliyetleri sırasında Alevilerle de karşılaştılar. Sünni yerleşim bölgelerinden uzak ve ulaşılması güç alanları kendilerine yurt tutan bu kitlenin din anlayışının Hıristiyanlığa daha yakın olduğunu yorumlayan misyonerler, Aleviler arasında da misyonerlik faaliyetlerini başlattılar.

O sırada, Sultan II. Abdülhamit, Anadolu’yu elde tutabilmek için bölgeyi Sünnileştirmek istiyordu. Bu nedenle misyonerlerin faaliyetlerinden memnun kalmadı ve yaptıklarını engellemek için harekete geçti. Misyonerler bölgeden çekildi.

Nusayriler
Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı doktora öğrencisi Sacit Uğuz, doktora tezinde, Tarsus’un yakın tarihini izlerken, benzer doğrultuda ilginç belgelere rastlıyor: Aynı dönemde, ‘Arap Alevileri’ olarak tanımlanan Nusayrilerin çocukları üzerinde de Amerikalı misyonerlerin çalışmalar yaptıkları anlaşılıyor. Misyonerler, bazı Nusayri kız çocuklarını, eğitim amacıyla Amerika’ya gönderiyor. Bunun üzerine, 1893-1895 arasında, kız çocuklarının geri getirilmesi ve ailelerine teslim edilmesi amacıyla girişimlerde bulunuluyor. Belli ki Abdülhamit’in Sünnileştirme siyaseti oralarda da etkili oluyor.

Aleviler direndi
Profesör Selim Deringil, II. Abdülhamit döneminde Anadolu’da genel bir Müslümanlaştırma siyaseti görüldüğüne dikkat çekiyor: “Aslında Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma 19. ve 20. yüzyılda yaşandı. Abdülhamit döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliamları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı. (...)

Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmi mezhebi oldu. Aleviler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldular. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevilere ‘içimizdeki öteki’, ‘tehlikeli’, ‘beşinci kol’ gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevi kırımları yaşandı.
(...) Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnileştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. (...) Şafiler de Hanefileştirilmeye çalışıldı. (...) O dönemde de (bugün olduğu gibi) Sivas hedefleniyor. Ama bugün baktığınızda, o bölge kitlesel olarak Sünnileştirilemediğine ve orada hâlâ Aleviler olduğuna göre, bütün o çalışmaların başarılı olmadığını anlıyorsunuz.”

Kimlikleri kabullenmek
‘Ulus devlete dayanarak ayakta kalma siyaseti’, Türkiye’nin son 130 yılına egemen. Abdülhamit, dağılan imparatorluğu ayakta tutabilmek açısından Sünniliği bir çimento olarak gördü. Ulus devlete temel hazırlama doğrultusunda, farklı din ve mezhepleri ‘Müslümanlaştırmak’ ve ‘Sünnileştirmek’ hedefine odaklandı.

Onu İttihat ve Terakki Partisi izledi. İttihatçıların ‘yöntem’i de Türkleştirmeydi. Aynı siyaset Cumhuriyet döneminde de sürdü. Büyük acılar yaşandı. Sonuç olarak, ‘Sünni-Türk’ tanımının egemenliği, bir ölçüde de olsa sağlandı. Ancak Cumhuriyet’in Sünnilik tanımıyla halkın Sünniliği yaşayış biçimi arasında bir fark söz konusu olduğundan, kendisini Sünni olarak görenlerin geniş bir kesimi de bir dışlanmışlık duygusu içine girdi.

Şu an gelinen noktadaysa, ‘tek kimlikli bir insan tipi yaratma’ ısrarı ve böyle bir ısrarı sürdürebilme imkânı büyük ölçüde ortadan kalkıyor. ‘Bugüne kadarki ret ve inkâr siyasetinin sadece çatışma ve ölümü getirdiği’ noktasındaki farkındalık kitleselleşiyor. Farklı mezhepleriyle, farklı etnik kimlikleriyle, farklı inançlardan oluşan insanlarıyla Türkiye kendine yeni yollar çizecek.
Tarih ise ibret alınacak birçok örnekle önümüzde duruyor.