"İyi Müslüman", "kötü Müslüman"

İslam'ın "ılımlısı"nı geliştirme girişimleri de, Müslümanları kategorize etme arayışları da, bir işe yaramadı, yaramıyor.

"Ilımlı İslam", daha çok Batılıların kullandığı, onların icadı olan bir kavram. İslam'ın değişik eğilimlerine ve yorumlarına, bir tanım bulma çabasının ürünü. "Radikal İslam" kavramı da öyle.

Bu bakış; yukarıdan bakan, İslam'ı anlamaya çalışmaktan çok, kategorize etmeyi amaçlayan bir özelliğe sahip. Kendisine göre İslam(Müslümanlar) içinden bir “seleksiyon” yapan, bir öğretmen edası ile "Biz iyi kısımlarla/iyi kişilerle bir şeyler yapabiliriz" diyen bir davranış söz konusu… Yani iyi Müslüman-kötü Müslüman vaziyeti...

Bu yaklaşım; kaçınılmaz olarak, eşit olmayan bir ilişkiye ve bir statü farkı algısına da işaret ediyor. Bu dışlayıcı tutuma karşı doğal olarak, İslami camiada da, bir tepkisellik oluşuyor. Gerçek şu ki; İslam dünyası, Batı ölçülerine göre; eğitimsiz, aykırı, kaba ve uyumsuz bir sosyolojik görüntü veriyor.

Bu farklılığın çok köklü bir tarihsel arka planı var. Sömürgecilik döneminden bu yana; Batı, büyük çoğunluğu Müslüman olan toplumları kendi istediği kalıba dökmeyi, kendi modernist kategorilerine göre sınıflandırmayı ve "medenileştirmeyi", bir "iş" olarak kabul etti.

Elindeki silah gücüyle ve maddi imkanlarıyla yaptı bunu Batı. Milyonlarca insan, yerinden yurdundan edildi. Vahşi katliamlar yaşandı.

İNSAN HAKLARI VE...

Çağdaş dünyada "insan hakları", "evrensel hukuk", “kültürel farklılıklara saygı” gibi ölçüler kendini kabul ettirse bile; Batı'nın, bu toplumları "terbiye etme" üsttenciliği, hiç bitmedi.

Kendi yöntemleriyle bir "ılımlı İslam" oluşturduklarını düşünseler bile, "radikal İslam"ın gölgesi, hiç eksik olmadı. Batı, İslam toplumlarını "radikal İslam"dan kurtarmak amacıyla, sefer üstüne sefer düzenledi. Her “sefer”, İslam dünyası için yeni bir felaketi beraberinde getirdi.

İslam dünyasının çaresizliği, öfke ve tepki üreten bir aşırılık olarak, Batı'ya geri döndü. Şiddet, İslam dünyasında bir karşı koyuş biçimine büründü. Batı'nın Paris saldırısından çıkartacağını düşündüğüm temel sonuçlardan biri; artık, İslam dünyasıyla, eski tarz bir ilişkinin, devam ettirilemeyeceğidir.

BÖYLE OLMAK ZORUNDA MIYDI?

İslam dünyasının büyük bir çoğunluğu, Batı desteğindeki baskıcı diktatörlüklerin hegemonyası altında yaşıyor. Batı'ya karşı çıkanlar ya yıkılıyor, ya darbeyle devriliyor, ya da idam sehpalarında hayatlarına veda ediyor.

"Arap Baharı" önemli bir tecrübeydi. Mısır'da Mursi yönetimi bir arayışın ifadesi olarak ortaya çıktı. Türkiye'de, yıllardır dışlanan İslami gelenekten gelen bir parti ve onun lideri; kendi değerleriyle demokrasiyi bağdaştırmaya çalışıyor.

Müslümanlar, yeni dünya düzeni içinde, kendilerine yeni yerler arıyorlar. Değişim ve özgürlükçü değerleri benimseme bakımından; dengesiz ve paradoksal şekillerde de olsa, çok önemli gelişmeler yaşıyorlar. Eski içine kapanık dünyanın yerine, dışa açık, yeniliklere açık bir zemin gelişiyor. Batı, önemli kırılmalara ve risklere açık dönemlerden geçerken; Doğu'da, yeniliklere açık bir dünyanın işaretleri ortaya çıkıyor.

İslam ülkelerinde demokratik seçimler yapılsa, diktatörlüklerin önemli bir kısmı yıkılıp gider. Batı'nın Doğu'daki adamları çok zor duruma düşerler.

İSLAM DÜNYASININ SORUNLARI

İslam dünyasındaki arayışlar, sorunlu değil mi? Tabii ki sorunlu. İslam dünyasında özgürlükçü bir yönetim modeli yaratabilmenin, kolay olmadığı açık. Ciddi bir zihniyet problemi bulunduğunu, yani farklılıklara karşı ötekileştiren yaklaşımın yaygın olduğunu, hemen her yeni deneyimde, görebiliyoruz. Farklı mezheplerin birbirine karşı düşmanca tutumları ortada.

İslam dünyasının, kendi coğrafyasındaki, kendi gerçekliğindeki sorunları görmezden gelerek, “kaba bir Batı düşmanlığı” içine girme eğilimi de; işleri, iyice içinden çıkılmaz hale getirebiliyor.

Paris'teki katliamı, İslam dünyasının önemli bir çoğunluğu lanetlese bile; bu coğrafyanın içinde, bu tür saldırganlığın, bir maddi temelinin, bir psikolojik gerçekliğinin olduğunu görmek zorundayız. Batı'nın yaptıklarını (haklı olarak) protesto ederek, bu şiddet damarını ortadan kaldırabilmek, mümkün değil.

Batı, İslam'ı kategorize ediyor. Sonuç olarak da, bu gerçekliği anlayamıyor. İslam dünyasının da, kendini daha doğrudan eleştirebilmesi ve sorunlarıyla daha açıktan yüzleşebilmesi gerekiyor.

TÜRKİYE

Türkiye, bütün bu zihniyet çatışmalarının önemli kavşaklarından biri. Geleneksel değerlerle, demokratik değerlerin ve özgürlüğün içiçe geçtiği; yeniyle eskinin, (Orta)Doğu'yla Batı'nın hem buluştuğu, hem çarpıştığı bir kültür karmaşası yaşıyoruz.

Batının dışlayıcı kültürünü benimseyen “klasik otoriter modernistler”; İslam'ı, İslamcılığı yalnızca, bir gericilik unsuru olarak görüyor, görebiliyor. Batı da, özgürlüklerin fışkırdığı bir dünya olarak idealize ediliyor. Gerçekçi olmaya çalışalım: Ne İslamcılık, yalnızca onların anladıklarıyla sınırlı bir siyasi gelenek; ne de, Batı, “tüm ileri değerlerin kalesi”...

Fransa'da, Almanya'da doğup büyümüş Müslümanlar neden kendilerini dışlanmış hissediyorlar? Neden içlerinden öfkeli, tepkisel gençler yetişiyor? Bunu, onların inançlarına bağlamak, ne kadar gerçekçi?

Sonuç olarak, İslam'ın "ılımlısı"nı geliştirme girişimleri de, Müslümanları kategorize etme arayışları da, bir işe yaramadı, yaramıyor. İslam toplumlarındaki öfkeyi ve dinamizmi küçümseyen, onu anlamak istemeyen anlayışın, zamanı çoktan geçti.

İslam dünyasıyla Batı arasındaki gerilimi, daha değişik bir bakışla yeniden ele almanın zamanı geldi. Eski paradigmalar, yeni durumu anlamaya yetmiyor.