Kılıçdaroğlu, Dersim katliamını savunanları aşabilir mi?

Kılıçdaroğlu değişen Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun yeni bir atılımın yükselen aktörlerinden biri olma şansını kullanabilir mi?

CHP’nin Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, “Türkiye’nin bir şeriat tehlikesi altında olmadığı”nı söyleyerek, gelenekselleşmiş CHP tezlerinden biriyle vedalaşan bir ifade kullandı. CHP içinde, “Tehlikenin farkında mısınız?” söyleminden uzaklaşma eğilimi güçleniyor mu?
Önümüzdeki günlerde iki kurultay birden toplayacak olan CHP yönetimi, “MİT-PKK görüşmesi”ne karşı çıkmadığını da ifade ederek, toplumun eğilimlerini daha yakından takip eden bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Nihat Matkap deneyimli bir siyasetçi. Neşe Düzel’e verdiği ve Taraf gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, CHP’nin Kürt sorunundaki eksiklerini açık yüreklilikle dile getiriyor. Doğu’da ve Güneydoğu’da bir varlık gösterememelerinin asıl sorumlusunun kendileri olduğunu itiraf ediyor.
Geçen kasım ayında CHP Dersim (Tunceli) Milletvekili Hüseyin Aygün, Dersim’de isyan değil bir devlet katliamı olduğunu söylediğinde, bir grup CHP milletvekili, “Atatürk’e laf söyletmeyiz” diyerek katliamın arkasındaki mantığı savunan ve Aygün’ün partiden ihracını isteyebilecek kadar ileri giden açıklamalarda bulunmuşlardı.
Kılıçdaroğlu Dersim’li. 1937 ve 1938 yıllarında neler olduğunu en iyi bilenlerden... Katliam mağduru bir aileden geliyor. Buna rağmen parti içindeki katliam savunucuları karşısında sessiz kalması, tipik bir “liderlik zaafı” olarak değerlendirilebilir.
CHP içindeki, değişime direnen, katı bürokratik devletçiliği savunan, tarihle yüzleşmeye karşı çıkan ve yüksek sesle konuşan “elit” azınlık etkinliğini koruyor.
Kılıçdaroğlu (bu durum kamuoyunda çok net algılanamıyor olsa da) onlardan değil. Onlardan olmadığı için, Sezgin Tanrıkulu, Hüseyin Aygün gibi demokratik-dönüşümcü isimleri de kolluyor, onların tasfiyesine izin vermiyor. Ancak Nur Serter, Süheyl Batum gibi otoriter-devletçi isimlerle de bağını koparmıyor. Partiyi, bir anlamda, bir koalisyon içinde yönetmeye çalışıyor.
Bunun yürüyemeyeceğini, 2011 seçimleri öncesinden beri ifade ediyoruz. “Denge siyaseti”, CHP yönetiminin elini kolunu bağlıyor ve partinin siyasi yörüngesini belirsizliğe mahkûm ediyor. 

Ecevit karşılaştırması
Kılıçdaroğlu’nun önündeki fırsatlar, 1970’lerin başında Ecevit’in eline geçen fırsatlarla karşılaştırılabilir. Dönemsel farklılıklara rağmen bu karşılaştırma üzerinden düşünmeyi sürdürmekten yanayım.
Ecevit, 1972 yılında partinin efsanevi lideri İsmet İnönü’ye başkaldırırken, değişim konjonktürünün dinamikleriyle paralel hareket etmişti. Kemal Satır ve Turhan Feyzioğlu gibi isimlerin başını çektiği kuvvetli bir ekibe karşı girişilen mücadeleden Ecevit galip çıktı. Parti bölündü. Meclis grubunun çoğu Feyzioğlu’nun kurduğu partiye geçti. Ecevit, yüklerden arınarak ve katı devletçiliği eleştiren “halkçı” bir ton içinde girdiği 1973 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. 1977 seçimlerinde yüzde 41.8’e ulaştı.
Kılıçdaroğlu’nun koşulları ona da böyle bir imkânı veriyor. Özellikle son dönemde, koşullar birçok açıdan elverişli. Çok gürültü koparan “elitist parti içi muhalefet”in toplumda olsa olsa yüzde 5’lik bir karşılığı var.
Yapılması gereken; bu “sert azınlık”tan korkmayan, onun toplum nezdinde çok fazla karşılığı olmadığının bilincinde olan bir duruş sergilemek ve bu kesimden gelen “partiyi terk etme tehdidi”ne pabuç bırakmamak.
Kılıçdaroğlu böyle bir cesareti gösterebilir mi? Değişen Türkiye’nin ihtiyaçlarına uygun yeni bir atılımın yükselen aktörlerinden biri olma yönündeki şansını kullanabilir mi? Bu tür sorulara olumlu yanıt verebilecek kişilerin sayısı herhalde eskisi kadar yüksek değil.
Ne olursa olsun, önümüzdeki günlerde yapılacak olan kurultaylar, Kılıçdaroğlu için yeni bir fırsat. CHP için de, Türkiye için de çeşitli yeni dinamiklerin doğması kolaylaşabilir.
Çok zor ama imkânsız değil.