Kimse içeride çürümesin İlker Başbuğ...

Kimselerin hapislerde çürümediği, kimselerin dağlarda vurulup ölmediği yeni bir ortama ihtiyaç var.
Kimse içeride çürümesin İlker Başbuğ...

Devlet Bahçeli, yeni çözüm sürecini kamuoyuna şikâyet etmek ve kendince bir denge sağlamak amacıyla Silivri Cezaevi’nde yatan İlker Başbuğ’u ziyaret etti.

MHP liderinin kendisini ziyareti sırasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un gazetelere yansıyan sözleri üzerinde durmak istiyorum.

Hazırlanan yeni yargı paketiyle hem PKK’lıların hem de Ergenekon ve Balyoz tutuklularının serbest kalacağı yorumlarına Başbuğ’un canı bayağı sıkılmış: “Bu iddialar rastlantı değil. En zoruma giden, bu sürecin İmralı’yla ilişkilendirilmesi. Denge takası noktasında, aynı kefede gösterilmek her TSK mensubu için zuldür. Bunun yerine ömür boyu hapiste çürümeyi tercih ederim.”

Başbuğ’un değerlendirmesi ve tepkisi hem üzücü hem de bir zihniyetin dışavurumu açısından çarpıcı. Neden üzücü?

Keşke Başbuğ başından beri savunduğum gibi tutuksuz yargılansa ve çözüme bu kadar tepkisel yaklaşmasa.

“Bir zihniyetin dışavurumu” dediğim anlayış, Devlet Bahçeli tarafından da şöyle dile getiriliyor: “Silivri İmralı’nın dengi ve eşiti değildir.” Neydi bu zihniyet? Kürtlerin hak talebine karşı, devletin onların üzerine hışımla gitmesi. Silah dışında bir çözüm yolu aranmaması.

“Bu sorun silahla ve askeri yöntemlerle çözülür, konuşarak, müzakere ederek, hakkı hukuku tanıyarak çözülemez, böyle çözmeye kalkışmak yanlıştır” anlayışı dağa taşa kazındı. 12 Eylül askeri darbesi döneminde şekillenen ve sonraki yıllarda da derinleşerek devam eden ‘devlet şiddeti’ işte bu zihniyetle ete kemiğe büründü.

Askerler de yıllarca buna inandılar ya da onların yönetimine egemen olan anlayış başka türlü bir çözüm olabileceğini kavrayamadı, kavramak istemedi. Yalnız Kürtlerin hak talebine karşı böyle davranmakla sınırlı kalmayan bu anlayış, aynı zamanda seçimle gelmiş yönetimleri de zararlı gördü, gerektiğinde onlara da ayar vermeye kalkıştı. Askerin siyasete müdahalesini hep meşru saydı.

Askeri darbelerin arkasındaki zihniyetle “Binlerce PKK’lı içeride kalsın, savaş sürsün de bu şekilde gerekirse ben de hapiste çürüyeyim” anlayışı arasında tam bir benzerlik ve devamlılık var. Başbuğ ve Bahçeli işte bu zihniyetle olaylara yaklaşıyorlar.

Halbuki PKK’ya karşı savaşan bir komutanın barışı savunması çok anlamlı ve etkili olabilir. Savaşanlar barışın değerini daha iyi bilirler. Sürece barışçı bir gözle yaklaşılsaydı bu sorun çok daha az kayıpla bir çözüm noktasına gelebilirdi.

Çatışmacı dilin kimseye bir faydası olmadığı gibi İlker Başbuğ’a da bir faydası olduğunu sanmıyorum. Cezaevinde kalmanın gerginliği içinde söylenmiş bir söz diye düşünüyorum.

Türkiye’nin gelecek için beyaz bir sayfaya ihtiyacı bulunuyor. Kimselerin hapislerde çürümediği, kimselerin dağlarda vurulup ölmediği yeni bir ortama ihtiyaç var.

Kimse dağların kuytularında ölümü beklemesin.

Kimse hapislerde çürümesin Sayın İlker Başbuğ!

Masamdaki kitaplar: Yılmaz Karakoyunlu, ‘Mor Kaftanlı Selanik’, Doğan Kitap. Mehmet Gündem, ‘İshak Alaton, Lüzumlu Adam’, Alfa Yayınları.