Koray Çalışkan komedisi, ya da trajedisi...

Temelsiz konuşan, kışkırtıcı ve popüler dil kullanarak toplumun bir kesiminde ilgi gören insanlarla nasıl bir ilişki içinde olacağız?

Koray Çalışkan'ın seçim öncesi bir TV kanalında iddialı sözleri şöyleydi:

"O şarlatan bu işi bırakmalı! O zat seçimden sonra bir daha araştırma yapmamalı. Rezil olacak. Biz bunun metodolojisini öğreten insanlarız. Ben siyaset bilimciyim. Ben araştırmacıyım. AKP'nin % 47 alma gibi bir imkanı yok. Hadi çıksın Adil Gür benimle televizyona, eğer onun dediği gibi çıkmazsa o artık araştırmacılığı bıraksın. Çıkarsa ben akademisyenliği bırakacağım. Birinci parti % 47`yi bırak ona yaklaşamaz bile!"

Seçim öncesinde belki “ilginç” bir iddia olarak görülebilecek bu sözler (hakaret yanını bir yana bırakırsak) şimdi artık bir mizah konusu. Stres atmak istediğinizde, seyredip gülebilirsiniz.

“Koray Çalışkan'ın, eninde sonunda, günün birinde böyle bir duruma düşeceği belliydi” diyebilirsiniz. Her şeyi propagandadan ibaret sayan, gerçekleri yalnızca kendisinin bildiğini düşünen, akademisyenliğini olur olmaz yerde öne sürmekten geri durmayan bir “kariyer”in, eninde sonunda bir duvara çarpması kaçınılmazdı.

İddialı konuşmanın bilim ile bağdaşmadığı bir gerçek. Bilim şüphecidir, maddi verilere dayanır, nesnel olmayı hedefler. Türkiye'nin şu garip karmaşık atmosferinde bilim insanlarımızın bazıları, siyasi tercihleriyle, sayısal verileri, birbirine karıştırabiliyorlar.

Temelsiz konuşan, kışkırtıcı ve popüler dil kullanarak toplumun bir kesiminde ilgi gören insanlarla nasıl bir ilişki içinde olacağız?

Bilimsel dünyanın gördüğü zarar ortada. Tabii, meselenin bilimsel bölümünü, akademik dünyaya havale edebiliriz. Akademi kendi içinde bu tür meseleleri değerlendirebilir.

BEĞENMEMEK, ÖFKE DUYMAK

Bu tür kimliklerin, birer kanaat önderi gibi toplumsal gündemde tutuluyor (ve ilgi de görüyor) olması, daha karmaşık bir soruna işaret ediyor. Bazılarımızın çok kızdığı, bazılarımızın tebessümle izlediği, bazılarımızın ayakta alkışladığı kişilerden söz ediyorum.

Medyatik birini beğenmemek, ona öfke duymak, kışkırtıcı(ve saçma) sözlerine tepki göstermek, normaldir.  Kendimizi hukukun yerine koyup, böyle birine “suçlu” muamelesi yaparsak, durum değişir. Kendimizi ahlaki bir karar merci gibi görerek, birilerini linç etmeye kalkışırsak, durum değişir.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, her zaman önemlidir. Birisinin fikrini beğenmeyebilirsiniz. Provokatif bulabilirsiniz. Şiddet, ayrımcılık ve hakaret içermeyen her fikir; demokratik bir ülkede söylenebilir, yazılabilir, savunulabilir.

Son dönemde (aşırı kutuplaşmanın da kışkırtmasıyla) basın ve ifade özgürlüğü meselesi, yeni baştan sorunlu bir dönemden geçiyor. Gazete köşelerinde, TV ekranlarında, "Ey patron! Şunları atacaksın, yoksa kayyum gelecek." türünden tehditlerin sıradanlaştığı günlerden geçiyoruz.

AK PARTİ'NİN GÖREVİ

Seçmen, 1 Kasım seçimleriyle önemli bir sonuç yarattı. AK Parti'ye sağlanan yetki; demokratik, parlamenter bir rejim içinde verilmiş bir yetki. Yasaların ve hukuk sisteminin belirlediği ve sınırlarını çizdiği bir yetki. İktidar partisi de, yargıçlar da, yargı kurumları da, hukuka bağlı kalmakla yükümlü. Düşünce ve ifade özgürlüğünün korunup geliştirilmesi, evrensel standartlarda bir düzeye çıkarılması, öncelikle iktidarın görevi.

Medyanın çeşitliliği ve çok sesliliği, günümüz dünyasında, demokrasinin özünü oluşturuyor. Herkes kendini istediği gibi, istediği mecrada ifade edebilmeli.

Demokrasinin yaşayabilmesi için, rejimlerin ve iktidarların eleştiriye ihtiyacı vardır. Bazı eleştiriler gerçekçi olmayabilir, afaki olabilir, (Koray Çalışkan örneğinde gördüğümüz gibi) zaman zaman komik ve saçma fotoğraflar oluşabilir. Medyanın da bazen eleştiriye ve kendini yenilemeye ihtiyacı olabilir. Tabii, medyaya şekil vermek, iktidarın yetki alanında olan bir konu değildir.

Herkes konuşsun… Konuşabilsin...   

Yasakla, baskıyla, normal bir toplum olunamaz.

Alman yazar ve ressam Erhard Blanck, bu tür durumlar için şöyle der: "Her komedi bir trajediden kesittir."