Kürt sorununda Öcalan çözümü

Kürt sorununda çözümle çözümsüzlük arasında gidip geliyoruz. Bir yanından baktığınızda artık yolun sonuna geldik hissine kapılabilirsiniz.

Kürt sorununda çözümle çözümsüzlük arasında gidip geliyoruz. Bir yanından baktığınızda artık yolun sonuna geldik hissine kapılabilirsiniz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ısrarla ifade ettiği ‘tarihi fırsat’ sözcükleri çözüme iyimser tarafından bakmak isteyenlere bir imkân olarak görünüyor. Kandil Dağı’ndan Murat Karayılan’dan gelen mesajlar da aynı şekilde ele alınabilir.
İçerideki koşulların olgunlaştığını söyleyenler, dışarıdaki havanın da buna paralel olduğunu ifade ederek çözüm olanağının kaçınılmaz noktaya geldiğine dikkat çekiyorlar.
ABD’nin Irak’tan çekilme planları yaparken, Kürt sorununun da baş ağrıtmayacak bir noktaya gelmesini önemsediği biliniyor.
Irak’ın Kürdistan bölgesindeki huzursuzluğun bütün bölgeye yayılmasından çekinen ABD’nin ‘çözüm için’ çabalarını artırdığı söylenebilir. Obama’nın ‘çatışmasız bir dünya’ projesini de unutmamak gerekiyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un açıklamalarını ‘olumlu’ bulanları da bu tabloya eklersek, iyimser bir hava için koşulların olgunlaştığı yorumunu yapabiliriz.
Buna CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın son çıkışlarını da ilave etmekte yarar var.
Türkiye gibi iç sorunlarını hep halının altına süpererek ertelemeye alışmış bir ülkede Kürt sorunu gibi bir milli meselenin kısa vadede ve pürüzsüz çözülebileceğini düşünmek tabii ki hayaldir.
Geçen hafta ziyaret ettiğim Diyarbakır’dan edindiğim izlenim ‘ihtiyatlı’, hatta ‘öfkeli’ bir iyimserlikti diyebilirim. Bölgede askerin sürekli operasyonlar yapması, çok sayıda DTP yöneticisinin tutuklanması, bardağın boş tarafını görenleri haklı çıkaracak gelişmeler arasında sayılabilir. Bölgedeki Kürtlerin hepsinin ‘iyimser’ olduğu söylenemez, DTP’ye oy veren sıradan yurttaşlar arasında ‘çözüm olmaz’ düşüncesinin giderek yaygınlaştığı da işin başka bir boyutu. Bu konuda DTP tabanı DTP yönetiminden daha radikal bir görüntü çiziyor.
***
Objektif koşullara, yani nesnel duruma bakarsak Kürt sorununda çözümün eşiğinde
olunduğu söylenebilir. Tabii sonuçta çözümü insanlar gerçekleştirecek. Yani sübjektif
unsurlar, öznel unsurlar çözümü üretecekler.
Öznel unsurlara baktığımızda durum nasıl görünüyor? Hükümet ve özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan tam bir sessizlik içinde. Cumhurbaşkanı bu konuda ısrarla çaba sarf ederken Başbakan’ın suskun kalması kafalarda soru işaretleri yaratıyor.
Başbakan, muhalefetle gerginliği artırmama kararını Kürt sorununda sessiz kalarak mı
uyguluyor? Bu tabloya baktığımızda Başbakan’ın sessizliğini iyiye yormak o kadar da kolay değil. Burada geçmişteki atılgan tutumun yerini bir ‘ihtiyatlılık’ almış gibi görünüyor.
Genelkurmay Başkanı’nın da asıl olarak çözüm yanlısı bir tutum içinde olduğunu söylemek
zor. DTP nedeniyle askerlerin Meclis’i boykot etmeyi sürdürmesi, ABD’de yaptığı hâlâ sorunu ‘terör sorunu’yla sınırlı gören açıklamaları, bir yönüyle bakıldığı zaman çok da mesafe alınmadığını gösteriyor.
Kürt sorunu, önümüzdeki en önemli sorun. Türkiye’nin bölgede etkin bir siyasi aktör haline gelmesi de, ekonomik olarak büyeyebilmesi de savaşa akan paranın, savaşa kaybedilen enerjinin, moralin, yeniden kazanılmasında yattığı bir gerçek.
Geçmişle kıyaslandığında kurumların da, tek tek etkili insanların da çözüm konusunda daha ileri bir noktada durduğunu görüyoruz. Bu olumlu duruma rağmen çözümün nereden başlayıp, nereye doğru nasıl bir yol haritası içinde ilerleyeceği ortaya çıkmış değil.
PKK nasıl silahsızlandırılacak? Dağdan nasıl indirilecek? PKK adına bu konuda kim karar verecek? Kim elini taşına altına sokacak?
Bu soruları sormaya başlayınca birçok kişi, kulağınıza hafifiçe eğilerek şöyle fısıldıyor: “Bu çözümün adresi İmralı’dır.” Daha önce Karayılan da benzer bir adres göstermişti. Gerçekten Öcalan böyle bir çözüm için adres olabilir mi?
Bunu geçen hafta Ahmet Türk’e sormuştum: “Bu konuda en uzlaşmacı Öcalan’dır. En kolay onun üzerinden çözüme ulaşılabilir” demişti.
Avni Özgürel’in yıllardır cesaretle ve ısrarla işlediği ‘çözüm Öcalan’dan geçer’ saptaması, kendini kabul ettiren bir gerçeklik haline mi geliyor?