MİT'i ele geçirebilmiş olsalardı...

7 Şubat 2012'de, Türkiye direkten döndü. Hedeflerinin iktidar olduğu, iktidardaki partinin lideri olduğu, çok netti. Güçlerinin böyle bir boyuta ulaştığını düşündükleri, açıktı. Sonunda toplumun tercihleri, seçmenin refleksleri Cemaat'in kaderini belirledi.

Cemaat, Ergenekon davalarında, tam anlamıyla, bir “sıçrama” yapmış. Bunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Polis ve yargı içindeki gücüyle; iktidar alanlarını, düşündüğümüzü çok aşan bir boyutta genişletmiş. Devletin kritik noktalarını üzerinde, benzeri belki hiç görülmemiş bir egemenlik oluşturmuş. Eğitim, sağlık, güvenlik, ekonomi gibi bütün alanlara yayılan bir hegemonya...

O dönemdeki en önemli kırılma noktalarından biri de, 7 Şubat'tı. 7 Şubat 2012'de yaşanan MİT krizi, tam bir dönüm noktasıydı. Bu hamleyle yapılmak istenenleri, daha iyi değerlendirebilecek bir noktadayız şu an. Operasyonun hemen ardından, şöyle yazmıştım:

" Terörle ve darbeyle mücadele gibi toplumsal meşruiyeti olan gerekçelerle başlattıkları süreci, kesintisiz şekilde ilerletiyor ve genişletiyorlar. Tutukladılar, tutukladılar, baktılar ki dur diyen yok, kapsamı genişlettiler. Belki de 'Başbakan’ın yanı başındakileri de alalım ki gerçek gücümüz anlaşılsın' gibi bir duyguya kapıldılar." (15 Şubat 2012, Radikal)

MİT DARBENİN ARKASINDAYDI

Süleyman Demirel, 12 Eylül 1971'de, askeri müdahaleyle istifaya zorlandığında; MİT'in, darbecilere ait bilgileri hükümetten gizlediğini söylemişti: “Bizim istihbarat teşkilatı Angola’da iki kabile birbiriyle çarpışmış, şu kadar Zululu, bu kadar Mululu ölmüş, onu size her sabah haber verir; ama Ankara’da altınızı oymuşlar, onu haber vermez.”

O dönemde, MİT'in başında, bir general bulunurdu. Bu durum, AK Parti iktidarı döneminde değişmiş; istihbarat, sivil iktidarların denetimi altına alınmıştı. İstihbarata egemen olmak, bir anlamda, “gerçek iktidar olabilmenin”, önemli şartlarındandı.

Bu nedenle, 7 Şubat 2012'de; sivil MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cemaat savcılarının hedefindeydi. Bu alanı ele geçirmekle, çok büyük bir güç elde etmeyi hedefledikleri, açıktı.

"Siyasetin bürokratik bir güç tarafından ele geçirilmesi girişimi"ydi bu. İktidar sallandı. Hakan Fidan'ın Cemaat savcılarına teslimi, ona kelepçe takılmasına seyirci kalınması; “siyasetin ölümü” anlamına gelecekti.

Başarsalardı neler olabilirdi? Bu konuyu şimdi biraz daha net değerlendirebilsek de, olacak şeylerin boyutunu kestirmek çok da kolay değil. MİT Müsteşarı'na kelepçe takmanın ne anlama geldiğini; dönemin Başbakanı Erdoğan, şöyle açıklıyor: "Biz aslında iyi niyetimizin kurbanı olduk. MİT Müsteşarı'na malum operasyon yapıldığından itibaren bu işi anlamış durumdayız. Biliyorsunuz, hesapları önce MİT Müsteşarı'nı almak, sonra da beni almaktı."

Hedeflerinin iktidar olduğu, iktidardaki partinin lideri olduğu, çok netti. Güçlerinin böyle bir boyuta ulaştığını düşündükleri, açıktı.

Hanefi Avcı, Cemaat'in gücünün ne anlama geldiğini, MİT Müsteşarına operasyon üzerinden, özetle şöyle tahlil ediyor: "Hükümet ve Başbakan Erdoğan, 7 Şubat 2012 MİT operasyonunun bizzat kendisini hedef aldığını biliyordu. Onu o dönemde de defalarca dile getirdi. Ancak, üzerlerine gidemedi. Gidecek gücü kendinde bulamadı. Çünkü yargıya ve polise öylesine egemen olmuşlardı ki, hükümetin bir anlamda eli kolu bağlıydı. Ancak 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları karşısında can havliyle zorunlu bir hamle yapmak gereğini hissettiler.

Evet, 7 Şubat 2012'de, Türkiye direkten döndü. O gün, istediklerini tam anlamıyla elde edemeyen Cemaat; sonra, değişik hamlelerle, hükümeti kuşatmayı denedi. Ardından, 17/25Aralık 2013 operasyonları geldi.

Sonunda toplumun tercihleri, seçmenin refleksleri Cemaat'in kaderini belirledi.

Hesaplaşma sürüyor.