Nilüfer'i yakanlar hesap vermedi

19 Aralık 2000 tarihinde ölüm oruçlarını bitirmek amacıyla 20 cezaevine aynı anda devlet güçleri tarafından vahşi bir operasyon gerçekleştirildi.

19 Aralık 2000 tarihinde ölüm oruçlarını bitirmek amacıyla 20 cezaevine aynı anda devlet güçleri tarafından vahşi bir operasyon gerçekleştirildi. Bu olay, ne ilk ne de sondu, ama bu kategorideki olayların acımasızlık dozu en yüksek olanlarından biriydi.
19 Aralık operasyonunda yaşanan vahşetin en yakın tanıklarından biriyim. İnsanlar ölmesin, cezaevleri cehenneme dönmesin diye çaba sarf edenlerin arasındaydım o dönemde. Aradan geçen zaman, bu olayı unutturmuş gibi görünüyor...
O günlere dair hatırlanması ve analiz edilmesi gereken birçok nokta var... Bunların belki de en önemlisi, medyanın konuya yaklaşımı... Birçok cezaevinde ölüm oruçlarının sürmekte olduğu o günlerde, medyanın konuyla ilgili yaptığı yayınlar yüzkarasıydı. Hemen hemen bütün gazeteler ve TV’ler, tek ses, tek merkez halinde manipülatif
bir yayın yapıyordu.
Yayınlarda verilen ana mesaj şuydu: “Cezaevleri terör örgütlerinin karargahı haline gelmiş durumda. Bu duruma son vermek gerekiyor. Bunun için F Tipi cezaevleri yapıldı. Teröristler o cezaevlerine nakledilecekler. Operasyonculara göre bu cezaevleri oldukça konforlu ve rahat yerler.”
Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, gazetecileri, yapılmakta olan bu cezaevlerine davet etti. Gezdirdi. Bir kaç isim hariç hemen herkes bu cezaevlerinin 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğunu yazacak kadar ileri gittiler.
Sürecin önde gelen isimlerinden birisi, şimdiki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi Ali Suat Ertosun’du. Ertosun, Ceza ve Tevkfi Evleri Genel Müdürü’ydü. ‘Teröristlerin egemen olduğu’ cezaevlerinin bir an önce boşaltılmasının önde gelen savunucusuydu. Adalet Bakanı’nın yanıbaşında, bu cezaevlerinin ne kadar yararlı olduğunu anlatıyordu.
***
Ölüm orucunun bitirilmesi, tutuklu ve mahkumların taleplerinin de dikkate alınarak bir çözüm üretilmesi amacıyla Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Mehmet Bekaroğlu ve Can Dündar’la birlikte Bayrampaşa Cezaevi’ne gittik. Tutuklu ve mahkumların temsilcileriyle görüşüp onların direnişlerine son vermek ve bu yolla operasyonu önlemek yönünde bir çaba içine girdik.
Medya, ‘operasyon’u kışkırtan yayına devam ediyordu. Hükümet içindeki MHP’liler ve bazı bakanlar da, bir an önce operasyon yapılması yönündeki baskılarını sürdürüyorlardı. ‘Bir an önce çözüm üretmezsek hükümet içindeki operasyon heveslileri duruma egemen olacaklar’ şeklinde hükümet içinden gelen uyarılar bizi endişelendiriyordu.
Bayrampaşa Cezaevi’nde, tutuklu ve hükümlü temsilcileriyle konuşmanın yanı sıra, ölüm orucunu yürüten koğuşlara gidiyor, oradaki direnişçilerle, direnişe katılmayanlarla konuşuyorduk.
***
Ölüm oruçları başlamadan önce, tutukluların aileleri bana gelmişler ve Bayrampaşa’daki tutuklularla görüşmemi istemişlerdi. Ben de ölümlere ve sakat kalmalara neden olan ölüm oruçlarına başlamadan engel olabileceğimiz umuduyla cezaevine görüşe gitmiştim.
Gün boyunca, tutukluların temsilcileriyle, ailelerinin de izlediği bir görüşme yaptım. ‘Yapmayın, olan size olur. Derdinizi de anlatamazsınız... Siyasi durum elverişli değil’ diye gün boyu dil döktüm. Erkek temsilcilerle sınırlı kalmamak amacıyla, kadın tutukluları da görüş yerine çağırdım. Onların tartışmaları daha sakin dinlediklerini görüyordum.
Ölüm oruçları başladıktan sonra cezaevine girdiğimde, kadın tutukluların olduğu bölüme de gittim. Onlara “Sizlerin geleceğiyle ilgili kararı da mı erkekler verecek, siz de gelin ve düşüncelerinizi anlatın” dedim.
Ölüm orucu başlamadan önce görüş yerinde konuştuklarım arasında Nilüfer de vardı. Ölüm orucundan sonra cezaevindeki kadın tutuklular bölümüne girdiğimde onu sordum. Geldi. Onlara devletin bir operasyona gitmeyi planladığını anlattım. ‘Umarım bu süreç bir felaketle sonuçlanmaz’ diyerek oradan ayrıldım.
***
19 Aralık günü sabaha karşı telefonum çaldı. Arayan bir tutuklu ailesiydi. Felaket başlamıştı. Devlet kendi egemenliği altındaki 20 cezaevini ‘yeniden ele geçirmek’ gerekçesiyle hücuma
geçmişti. Tanklar duvarları yıkıyordu. Binalar yanıyordu ve TV kanallarının çoğu yalan yayın yapıyordu. İçerdekilerin cezaevlerini ateşe verdiğini, kendilerini yaktığını iddia ediyorlardı.
Operasyon bittiğinde ölü sayısı 31’di. Yalan yayın devam ediyordu. Bayrampaşa’da kadınlar tarafında 6 tutuklu ve mahkûm yaşamını yitirmişti. Hakkında adından başka hiç bir bilgim olmayan Nilüfer’i merak ederek, listelere baktım. Ölenler arasında Nilüfer Alcan ismini gördüm. ‘Herhalde o’ diye düşündüm...
Operasyondan kısa süre sonra kadın tutukluların bölümüne atılan yanıcı bombalarla 6 kadının öldüğü ortaya çıktı. Tutuklu ve mahkumların büyük bir bölümü, jandarma kurşunuyla yaşamlarını yitirmişlerdi.
***
Aradan 9 sene geçti. Bir tek devlet görevlisi bile ‘öldürmek’ten, ‘yakmak’tan ceza almış değil. Mağdur tutuklu ve hükümlülerin almış oldukları cezalarınsa haddi hesabı yok.
Operasyonun baş aktörlerinden Ali Suat Ertosun, madalyalar kazandı, yargıtay üyeliğine, oradan da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine atandı.
Bu yayınları yapan medyanın yöneticilerinin, yazarlarının hiçbiri bu felakete ortak olmanın özeleştirisini yapmadı.
Nilüfer’in katili de hesap vermeyenlerin arasında...