'PKK açılımı', 'Kürt açılımı'

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AK Parti hükümetinin başlattığı açılımın 'PKK açılımı' olduğunu...

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AK Parti hükümetinin başlattığı açılımın ‘PKK açılımı’ olduğunu söyledi. Ona göre, PKK açılımı değil ‘Kürt açılımı’ yapılmalıymış. Ona göre,
hükümet PKK ve İmralı ile pazarlık yapıyormuş.
Baykal’ın yaklaşımına göre; PKK silahları kayıtsız şartsız bırakmak ve bu olmadığı sürece, devlet, ‘Dersim 1938’deki katliamcı çizgiyi aynen sürdürmek zorunda. Onur Öymen’in üzerine basa basa anlattığı ve hâlâ savunduğu çizgi, Baykal’ın Meclis’te yaptığı konuşmanın ana fikrini ortaya koyuyor.
Kürt sorununun çözümü konusundaki tartışmalar, en başından beri, iki yol arasında yapılacak tercihin tartışılması ekseninde ilerliyor.
Birinci yol, meseleyi askeri olarak algılamayı ve başka arayışlara kapalı olmayı temel alıyor. İkinci yol ise, meseleyi bir asayiş sorunu olarak değil bir demokrasi ve kimlik sorunu olarak görmeyi ve buna uygun siyasetler uygulamayı seçiyor.
PKK’nın 1984 Eruh baskınından itibaren, devletin Kürt meselesine yaklaşımına ‘bastır ve sustur’ çizgisi her geçen gün daha fazla egemen olmaya başladı.
Tabii bu çizginin kökünün 1984’ten daha gerilere uzandığının, hatta yüzyıla yakın bir tarihinin bulunduğunun da gözden kaçırılmaması gerekiyor.
Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlerin hak talepleri her seferinde şiddetle ve acımasızlıkla bastırıldı. Kürtler zorunlu iskân yoluyla yerlerinden yurtlarından edildiler ve asimile edilmeye çalışıldılar. Yakın tarih bu açıdan bir acımasızlık ve zulüm tarihidir.
PKK’nın silahlı eylemlere başlaması, geleneksel bastırma siyasetini yeniden canlandırdı. Türkiye, tarihinin en uzun ve en kanlı ayaklanmasıyla karşı karşıya gelince, tenkil ve imha yöntemleri daha da geliştirildi. Köyler kasabalar toptan boşaltıldı. Toplu imhalar yapıldı.
Ancak devir değişti. İsyancı Kürtlerin susturulması/imhası bu kez mümkün olmadı. Rüzgâr ters yönden esti, Kürtler Kuzey Irak’ta özerk bir yönetim oluşturdular. Kendi üniversitelerine, meclislerine sahip oldular. ‘PKK’yı askeri olarak bitirme’ siyaseti de hedefine ulaşamadı.
İnkâr ve imha siyasetinin temsilcileri, geçmiş dünyanın refleksleriyle hareket etmeye ve ‘demokrasi ve insan hakları’ taleplerini bize fazla lüks kaçan bir aksesuar olarak algılamaya devam ediyorlar. Anlamak istemedikleri noktaysa, Kürtlerin isteklerinin artık evrensel dünyada yankı buluyor olması. ‘Olay’ın yalnızca bir ‘terör’ sorunu olmadığı konusunda dünyada bir fikir birliği oluşmuş durumda.
Avrupa Birliği üyeliğini (ve genel anlamıyla 21. yüzyıl standartlarını) hedefleyen bir ülkenin, bir etnik kimliği yok sayarak ‘yol alması’ gibi bir düşüncenin artık ciddiye alınması mümkün değil. Türkiye, ekonomik olarak, sosyal olarak gelişiyor. ‘Despotik devlet geleneği’, bu gelişim ve değişime direnmeyi artık pek başaramıyor. Toplum da ‘darbeci gelenek’ten sıkılmış durumda ve önündeki bütün engellerden kurtulma isteğini daha dolaysız şekilde ifade etmeye başlıyor.
***
Hem AK Parti bu değişim rüzgârının etkisiyle ortaya çıktı, hem de bu değişim rüzgârı AK Parti’nin etkisiyle hız kazandı. Değişim ve ilerlemenin önündeki militarist güçlerin en önemli beslenme kaynağı Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklanan şiddet ve kanunsuzluk ortamıydı. AK Parti, AB yolunda ilerleyebilmek ve çok partili rejimi garantiye alabilmek için şiddet ortamını bitirmek zorunda olduğunu algıladı. Kürt açılımı, biraz da bu algının ürünü olarak ortaya çıktı.
Çözüm yolunda atılması gereken en öncelikli adım, silahların susmasının sağlanması. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, iki yol söz konusu: Birinci yol, (beraberinde çok ağır bedeller getirmiş ve iflas etmiş olan) ‘askeri yol’du. Şimdi ikinci yol deneniyor: İkna yoluyla dağdakilerin indirilmesi... 
Bu yola en şiddetli şekilde karşı duran siyasi aktör, muhtemelen Deniz Baykal. ‘Ezin geçin’
diyor Baykal. İflas ettiği ortada olan yolu işaret etmekten vazgeçmiyor. Askerin inandırıcılığını yitirmesinin en büyük nedeninin bu yoldaki ısrarı olduğunun farkında değil herhalde. Kendi inandırıcılığını yitirmekten de korkmuyor.
Bu yolda ısrar etmek, hukuk devletini zorlamayı, insan haklarını, demokrasiyi yok saymayı gerektiriyor. Bu yöntemler, Türkiye’de çeşitli konularda ve çeşitli biçimlerde defalarca denenmiş ve elbette ki herhangi bir olumlu sonuç doğurmamış olan yöntemler. Hukuk devletini zorlayan, insan hakları ve demokrasiyi yok sayan ‘standart Türk devlet pratiği’nin sürdürülmesinde ısrar eden öznenin, kendini sol olarak tanımlayan bir partinin lideri
olması da, içinde bulunduğumuz ironiye ayrı bir boyut katıyor. Avrupa ülkelerindeki sağ siyasetçilerin büyük kısmının savunmayı akıllarının ucundan bile geçiremeyecekleri düzeyde insan hakları ve demokrasi karşıtı yaklaşımlar, Deniz Baykal tarafından olabilecek en yoğun şekilde savunuluyor.
***
Geçmişte egemen olan bu çizginin egemenliğini kaybettiğinin ortada olmasına rağmen, Baykal ondan asla uzaklaşmak istemiyor. Tüm enerjisiyle ‘inkar ve imha’ çizgisinde diretiyor. Onur Öymen, bu duruşu çok güzel özetledi... ‘Analar ağlasın, silahlar patlasın, çözüm üretilmesin.’
Kürt açılımı sayesinde Türkiye genel bir yüzleşmeye gitme fırsatını buldu. ‘Dersim neresiydi? O insanları kimler katletmişti? Ağrı neresiydi? Ağrı’da 1930’da neler olmuştu? Diyarbakır’da, Sason’da, Silvan’da, Lice’de neler olmuştu?’ gibi sorular tabu olmaktan çıkmaya, normalleşmeye başladılar. Bütün bu konuları resmi tarihin kalıplarının dışına çıkarak ve sakin, objektif, bilimsel, diyaloğa açık bir dille konuşmak için gerekli olan psikolojik ortam sonunda oluşmakta.
Kürt açılımı, bir kimlik sorununun ötesinde bir tarih sorunu. CHP, o tarihin en başta gelen sorumlularından. Böyle konuşması elbette boşuna değil...