PKK, Öcalan'a karşı gelir mi?

Barışı canı gönülden isteyen, çözüme destek vermeye hazır olan, psikolojik açıdan olgunluk kazanmış bir toplumsal ağırlık, "Öcalan'ın potansiyel gücü" olarak yerli yerinde duruyor.

Kurtuluş Tayiz, dünkü yazısında bir saptamada bulunuyor. Ona  göre; Kandil, “Öcalan'ın çözüm için müdahale etmesini” istemez, ve ayrıca dinlemez de: “Öcalan’ın devreye girme zamanı türünden temennilerin pek işe yarayacağını sanmıyorum. Kandil ve HDP’ye hâkim olan güç, istemediği sürece sıra Apo’ya gelmez. Devlet istese de Apo konuşmaz. Zaman Türkiye’yi vurma zamanı! Dönem, Türkiye’yi Suriyelileştirme dönemi!”

“Bir takım güçlerin, Türkiye'yi PKK üzerinden vurmak istedikleri” saptamasını, reddetmek mümkün değil. “PKK ve HDP'yi bu yönde teşvik edenlerin olduğu” görüşü, yabana atılamaz. Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilirken, Kürtlerin yaşanan kargaşa ve “yeniden düzenleme” içinde, bir aktör olarak ortaya çıkması, çok doğal. Kürt meselesini, Ortadoğu’daki diğer güç mücadeleleri ve hesaplaşmalardan bağımsız olarak ele almak, mümkün değil.

Bölgedeki her gücün kendine göre hesapları bulunduğunu, görüyor, anlayabiliyoruz. PKK'nin önde gelen isimlerinden Murat Karayılan'ın önceki gün yaptığı, "Ya özerkliği kabul ederler, yoksa ayrılabiliriz" açıklaması, "özyönetim" ilanlarının belli bir strateji üzerinden ortaya konulduğu düşüncesini güçlendiriyor.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın, ABD, Almanya ve ardından Rusya'ya yaptığı üst düzey ziyaretler de gösteriyor ki; “PKK/HDP ekseni”, büyük ülkeler için bir “bölgesel oyuncu” olarak kabul görüyor. 

Abdülkadir Selvi'nin dünkü yazısında dikkat çektiği, “küresel oyuncuların Türkiye üzerine oynadıkları düşünülen oyunlar” konusu da, bu tablo içinde ele alınabilir.

TAHMİNLERİN ÖTESİNDE

"Özyönetim" ilanlarıyla birlikte yaygınlaşan çatışmalar ve PKK'nin bu ilçelerde örgütlenen gençlere "son kurşununuza kadar direnin" şeklinde özetlenebilecek talimatları; ortaya konan stratejinin boyutlarının tahminimizden daha derin olduğunu gözler önüne seriyor.

Buraya kadar, Kurtuluş Tayiz'in söyledikleri de, belli bir durumun saptanması bakımından anlamlı. Ancak, bir başka noktayı da dikkate almadan yapılacak tahliller, gerçek durumun anlaşılmasını güçleştirebilir.

BAĞIMSIZLIK

Eğer "özyönetim" ilanlarının arkasında, bağımsızlığa kadar gitmeyi hedefleyen bir proje varsa, bunun gerçekleşmesi ne kadar mümkün olabilir?

Şu bir gerçek: "Özyönetim" ilan edilen ilçelerde uygulanan ve "hendek" üzerine kurgulanan direniş, halkın katılımını sağlamadı. Buralarda, beklenildiği gibi "serhildanlar" gerçekleşmedi…

Daha genel olarak sorarsak: Kürtler, "bağımsız Kürdistan" fikrine ne kadar sıcak bakıyorlar? Yapılmış değişik anketlerden ve bölge insanının davranışlarından anladığımız kadarıyla, Kürtlerin önemli bir çoğunluğu, “Türkiye'de Türklerle birlikte yaşamak” istiyor.

Bu, onların bugünkü “statüko”yu kabul etmeleri anlamına gelmiyor. Kesin olan şu: Çok güçlü bir kimlik talebi var. PKK'li olsun olmasın, bütün Kürtlerin, demokrasi ve eşit yurttaşlık hakları konusunda, tam anlamıyla birlik halinde olduklarını söylemek mümkün.

ÖCALAN'IN ROLÜ

Abdullah Öcalan'ın rolüne gelirsek: Öcalan'ın, hendeklerde simgeleşen "özyönetim" konusunda ne düşündüğünü, bilmiyoruz.  Ancak, daha önceki açıklamalarından yola çıkarak bazı tahminler yürütebiliriz.

Öcalan, “çözümün Türkiye'nin içinde ve Türkiye ile birlikte” olacağını, olması gerektiğini düşünüyordu. “Silahlı mücadelenin bittiğini ve bundan böyle siyasi mücadele döneminin başladığını” açıklayarak, Kürtlerin desteğini kazanmıştı.

Öcalan'ın "demokratik özerklik" projesi, “Türkiye'nin demokratikleşmesi” perspektifinin de bir parçasıydı. “Merkezi otoriteye karşı yerel yönetimlerin güçlenmesi”ni de içeren bu proje; barışçı, özgürlükçü  ve birlikçi bir içerik taşıyordu.

PKK'nın, 7 Haziran seçimleri sonrası ortaya koyduğu savaş staratejisinin, bölgedeki uluslararası hesapların bir parçası olduğu ve “Türkiye'yi devre dışı bırakmayı hedeflediği” saptaması yapılıyor. Eğer bu değerlendirmeleri doğru varsayarsak; Öcalan'ın, “çözümü Türkiye içinde arayan” projesinin, bunlarla tam bir çelişme içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Böyle bir tablo içinde, Öcalan çıkıp "Türkiye'ye yönelik savaşa son verin, silahları indirin ve çatışmasızlık ortamında müzakere yeniden başlasın" derse ne olabilir? Kandil, "Sen baskı altındasın, seni dinlemeyiz” der mi, diyebilir mi?

İSTEMEYEREK KABUL ETMİŞLERDİ

Öcalan, 2013 yılı Newrozu(21 Mart)'nda, çözüm sürecinin başlamasıyla birlikte, PKK'ya “silahları bırakma” çağrısı yapmıştı. Bunu kabul ettiğini açıklayan PKK, “Türkiye'yi terk etmeyi” de benimsediğini ifade etmişti. PKK, bunu hiç bir zaman yerine getirmedi.

Murat Karayılan, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından yaptığı değerlendirmede bu durumu şöyle tanımladı:

“İşte o zaman biz arada kaldık. Açık olarak 'savaş planımız var, tüm hazırlıklarımızı yapmışız; biz savaşı sürdürmek istiyoruz' diyemedik. Esas olarak bunda hata ettik. (…) Yani sürecin geliştirilmesinde çok istekli olmadığımızı uygun bir dille yansıttık. Aslında savaşmak istiyorduk. Ama gerçekleştirdiğimiz savaş planını iptal etmek zorunda kaldık. Karlar eridikten sonra o cephanemizi ve ağır silahlarımızı gidip o alanlardan tekrar geri çektik. (…) Eğer Önderliğin sözünü ettiğimiz çabaları olmasaydı, zaten 2012 yılı sonrası Türkiye büyük bir çatışma sürecine girecek ve son iki yıldaki seçimler süreci söz konusu olmayacaktı.” (ANF'yle söyleşi 17 Haziran 2015)

“2013’te, istemeye istemeye Öcalan'ın çağrısını kabul ettiklerinin” itirafı olarak görülebilecek olan bu açıklamayı, nasıl yorumlayabiliriz?

Öcalan, 2.5 yıl önceki Newroz'da Kürtlerin coşkulu desteğini alan, "Türkiye'ye yönelik silahlı mücadele bitmiştir, siyasi mücadele dönemi başlamıştır" açıklamasını, bir toplumsal ihtiyacın tahliline dayanarak yapmıştı. Öcalan’ın “kişisel” otoritesinin de ötesinde, barışçı çözüm, en başta Kürtlerin talebiydi. Çağrı Öcalan’dan gelince, Kandil'in de fazla hareket alanı kalmadı.

BUGÜNKÜ DURUM

Çatışma döneminin başlamasından bu yana; Kürtlerin yaşadığı bölge, büyük bir acı ve çaresizlik içinde. Kazandıkları bir çok imkanı kaybetmenin ötesinde, bir felaket ortamının esiri olmuş durumdalar. Çözüme ve silahların susmasına, belki hiçbir dönemde, bu dönemdeki ölçüde kuvvetli bir özlem duymadılar.

“Öcalan'ın gücü”nü işte bu zeminde yeniden ele almaya ve anlamaya çalışabiliriz. Şunu söylemek mümkün: Barışı canı gönülden isteyen, çözüme destek vermeye hazır olan, psikolojik açıdan olgunluk kazanmış bir toplumsal ağırlık, “Öcalan'ın potansiyel gücü” olarak yerli yerinde duruyor. “Hendeklerin arkasındaki gençlerin Öcalan'ın çağrısını  beklediğini” söyleyenlerin sayısı az değil.

Kısacası: Eğer Öcalan, "bu savaşı durdurun", "Türkiye'den çekileceğinizi ilan edin" çağrısını yaparsa; bölgedeki ruh halinin, bunu destekleyeceğini düşünüyorum.

Tabii bu noktada şu soruyu soranlar olabilir: Kandil, (Kürtlerin desteğini almış) Öcalan'a karşı gelebilir mi?

Ne olursa olsun, Öcalan seçeneğinin hala etkili ve önemli bir seçenek olduğu düşüncesindeyim.