Rebetiko, zeybekiko ve aşk acısı

Dimostehis Kourtovik Atinalı bir yazar. Kendisinden rembetiko ile zeybekiko arasındaki ilişki üzerine bir konuşma yapması istenmişti.

Dimostehis Kourtovik Atinalı bir yazar. Kendisinden rembetiko ile zeybekiko arasındaki ilişki üzerine bir konuşma yapması istenmişti. Kourtovik, Kavala-Kapodokya buluşmasının Kavala ayağında yaptığı konuşmada rembetiko’yla arasında kurulan ilişkiye gönderme yapıyordu.
Atina’lı zengin bir ailenin çocuğu olarak hayata gelmişti Dimostehis. Bir süre sonra işler kötü gitmiş ve aile yoksullaşmıştı. Evlerini Atina’nın seçkin semtlerinden yoksul bir mahallesine taşımak zorunda kalmışlardı.
Rembetiko, bu yoksul mahallelerinin müziğiydi. Çaresizliğin, isyanın ve anarşinin dile getirilmesiydi. Yoksul insanların, bir yürek feryadını yansıtan sesler eşliğinde yaptıkları dansları şaşkınlıkla izleyen Dimostehis, burada farklı bir damara rastladığını anlamıştı.
Dimostehis’in bir Bulgar sevgilisi oldu. Çok inişli çıkışlı bir ilişki yaşadılar. Gerginlikler, ayrılıp, yeniden bir araya gelmeler içinde, iki taraf da çok acı çekmişti. Sonunda ayrılmaya karar verdiler.
Bu ayrılmadan önce son kez bir düğünde buluşacaklardı.Kız tarafının yer aldığı bir Bulgar düğününe gittiler. Düğüne Bulgar dansları hâkim olmuştu.
Ayrılmaya karar verdiği sevgilisi ondan Bulgar düğününde bir de Yunan dansı yapmasını istedi.
Aşk acısı yüreğini yakıyordu. Sahneye bu acıyla fırladı. Uçurumun kenarında gibi hissediyordu kendini. Kollarını açtı ve acılar içinde oynamaya başladı. ‘İşte zeybekiko bu’ dedi içten içe. Mahallesindeki yoksulların acılar içinde kıvranarak yaptıkları dansı hatırladı. Şimdi zeybekiko dansının gerçeğine varmıştı. Acı olmadan, acı olmadan, dert yaşamadan rembetiko olmayacağını anlamıştı.
***
Kavala’nın sokaklarında dolaşıyoruz. Her adımda Türkçe konuşan insana rastlamak mümkün. Geziye katılanlardan İstanbullu İsabella, Balkanlar’daki Osmanlı izleri üzerine büyük bir araştırmaya giriştiklerini söyledi. Nerede neler kalmıştı?
Bu yöreyi dolaşırken, Balkanları dolaşırken Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüsünden kurtulmak mümkün değil. Yüzlerce yıl, yüzlerce değişik etnik ve dini topluluğu içinde barındırabilen, bunlar arasında uyumu koruyabilen koca bir imparatorluk.
Geçmişimizi, bölgenin zengin tarihini değerlendiren farklı anlayışlar var. Birincisi her şeyi Cumhuriyetle başlatan ve tarihle bağlarını kopararak yeni bir şey yarattığını düşünen anlayış. İkincisi ise İstanbul’u fethettik, tarihimizle bununla başladı sanan ve bunu dini bir fetihçilikle anlatmaya çalışan anlayış.
İkisi de kendi tarihimizi doğru anlayıp doğru yorumlamamıza engel oluyor. Örneğin rebetiko,
bizim tarihimiz değil mi?
Mübadelede Anadolu’daki topraklarından sökülüp atılan ve Atina’nın kenar mahallerinde tutunmaya çalışan rebetiko’yu acılar içinde üretip, evrensel bir ses haline getiren tarih bizim de tarihimiz değil mi? Her şeyi Cumhuriyetle başlatan anlayışın da, her şeyi dini fetihçilik olarak gören anlayışın da bunu açıklaması mümkün değil.
Kavala, bizim tarihimizin bir parçası. Osmanlı da Kavalalıların kültürünün, geçmişinin bir parçası. Otobüsle Yunanistan sınırından geçerken, sınırların anlamsızlığı üzerine sohbete başladık.
Sınırlar yaratılmıştı. Sınırların pekiştirilmesi için savaşlar yapılmış, milyonlarca insan yaşamını yitirmişti. Tarih kazananlar, öldürenler tarafından yazılmıştı. İnsanlık acı çekmiş, bunu türkülerine, danslarına yansıtmıştı.
***
Osman Kavala, soyadından da anlaşılacağı gibi Kavalalı bir ailenin çocuğu. Dedesi Kavalalı bir tütün tüccarıydı. 1940 yılında Kavala’dan İstanbul’a göçmüşler ve bu kenti çok sevdikleri için belli ki Kavala soyadını almışlardı.
Kavala sınırın öte yanındaydı. Kavala ailesi ise sınırın bu yanında. Şimdi Osman Kavala bu yörede dedesinden, ailesinden kalma izleri arıyordu.
Dışarıda ise rebetiko müziğinin etkili sesi etrafa yayılıyordu.