'Rejimin savcısı', 'devletin hukukçusu'

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, Ergenekon davasını çökertmek amacına hizmet edecek tayinler yaptığına ilişkin haberler son günlerde yoğunlaştı.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Ergenekon davasını çökertmek amacına hizmet edecek tayinler yaptığına ilişkin haberler son günlerde yoğunlaştı. Bu ‘Kurul’un böyle davranacağı konusundaki haberler birer uydurmadan ibaret sayılabilir mi? Bugüne kadar yaşadığımız deneyler, kurulun az çok neler yapabileceğini öngörmemizi sağlayacak nitelikte.
Şemdinli’de Genelkurmay Başkanı’nın ‘iyi çocuklar’ını mahkemeye veren, onların tutuklanmasını sağlayan ve dönemin Genelkurmay Başkanı hakkında da haklı eleştiriler yapan savcıyı meslekten men edip, onu işsiz güçsüz bırakanlar bu ‘Kurul’un üyeleri değil miydi? Bu ‘Kurul’un çoğunluğunun başından beri Ergenekon davasına müdahil olmaya yönelik çalışmalar yaptığına ilişkin haberler medyada yer aldı.
Ergenekon davasında yoğunlaşan rejim ve düzen çatışması şiddetini koruyor. Yargı, asker, bürokrasi ve onların siyasi alandaki temsilcisi sayılabilecek Cumhuriyet Halk Partisi, bu ülkenin seçimle gelmiş iktidarlar tarafından yönetilmesine bir türlü razı olmuyorlar. Bu ülkenin geleceğiyle ilgili temel siyasi kararları Meclis ve hükümet yerine onlar vermek istiyorlar.
***
Dilerseniz dizinin önceki bölümlerinin kısa bir özetini yapalım...
Askerler, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleriyle, siyaset üzerindeki egemenliklerini son derece ileri boyutlara taşıdılar. Darbe döneminde hazırlanan ve topluma dayatılan 1982 Anayasası bu egemenliğe anayasal meşruiyet sağladı.
Bu rejim asıl olarak asker merkezli bir rejim. Yargı ve bürokrasi de bu sistemin devamını sağlamakla görevli. Zaten sistem öyle kurulmuş ki, seçimle gelen iktidarların eli kolu otomatikman bağlanıyor. ‘Sistem’in önemli ayaklarından birisi cumhurbaşkanlığıydı. Kenan Evren türü cumhurbaşkanları yoluyla kurulan otoritenin böyle sürüp gidececeği düşünülmüştü.
Sistemdeki en önemli delik cumhurbaşkanlığının yargı-asker-bürokrasi üçgeninin dışındaki bir isme geçmesiydi. Anayasa Mahkemesi, hukukla hiçbir ilgisi olmayan ‘367 milletvekili olmadan cumhurbaşkanı seçimine geçilemez’ kararını bu amaçla almıştı.
Olmadı, dikiş tutmadı. Cumhurbaşkanlığı onların elinden çıktı. Anayasa Mahkemesi yeniden harekete geçirildi ve AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. Koşullar elverişli olmadığı için kapatma gerçekleştirilemedi. Bu tehdit hâlâ sürüyor.
Çünkü Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın köklü bir değişime uğramasının önünde bir şahin kararlılığıyla bekliyor ve geçit vermiyor.
***
Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının yolunu açan kanun değişikliği bu çevreyi yeniden harekete geçirdi. Uzun zamandır fırsat kollayan ve elverişli koşulları bekleyen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu harekete geçti. Ergenekon davasının çökertilmesi yoluyla, yargı karşısına çıkarılan ‘darbeci’ler, ‘müdahaleci’ler, ‘suikastçi’ler yargılanmaktan kurtarılacaktı. Böylece ciddi bir inisiyatif ortaya konacaktı.
Türkiye, yıllardan beri yetiştirmekte, yetkilendirmekte ve terfi ettirmekte olduğu ‘otoriter devlet’ isteyen yargıçları ve savcılarıyla artık hesaplaşma noktasına geldi.
‘Kötü kanun yoktur, kötü hukukçu vardır’ diye düşünenlerdenim...
Türkiye’nin yargıçları ve savcıları onlarca yıldır, özgürlük karşıtı bir sistem tarafından yönlendirildiler. Demokrasiyi rejim için tehlikeli gören bir anlayışla eğitildiler. Tayin ve terfileri ona göre gerçekleştirildi.
Demokrasi, özgürlükler vb. konularda duyarlı olan hâkimler ve savcılar sürgünlere gönderildi, işten el çektirildi ve sonunda sistem içinde kendilerine yer bulmakta çok büyük güçlük çeker hale geldiler.
Böyle eğitilen, yönlendirilen savcı ve yargıçların, ‘Ben rejimin savcısıyım’ gibi ifadeler kullanmalarını kesinlikle sürpriz sayamıyoruz. Daha evrensel, normal ve sağlıklı seçenek olan ‘Ben hukuk devletinin savcısıyım, özgürlüklerin ve demokratik rejimin savunucusuyum’ seçeneğini tercih eden savcı ve yargıçlara çok sık rastladığımız söylenemez.
‘Önce devlet gelir’ diyor hâkimin birisi TESEV’in yaptığı araştırmada. Bir diğeri ise hukukçuluğunu şöyle tarif ediyor: ‘Ben ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.’
Böyle düşünen yargıç ve savcılar, ulusalcı söylemin ana düsturu haline gelmiş olan ‘Vatanın çıkarları söz konusuysa gerisi teferruattır’  sloganına da çok yakın duruyorlar: Tabii ‘vatanın çıkarı’ kavramını tanımlamalarının istenmesi durumunda, aşırı milliyetçi ve demokrasi karşıtı söylemlerin ötesine geçen bir tarif verme olasılıkları yok.
***
Ergenekon davası konusunda kendisini tarafsız yerde konumlandıranlara bir kez daha seslenmek gereğini duyuyorum. Bu dava, ülkemizin geleceğini belirleyecek, ‘demokrasi mi, otoriter rejim mi?’ ikilemini demokrasi lehine çözmek açısından çok önemli bir engelin aşılması davası. Burada tarafsızlık olmaz. Zaten tarafsız olduklarını söyleyenlerin bir süre sonra ‘asıl düşman AKP’dir’ diyerek, dava karşıtı saflara geçtiklerini, Ergenekonculara yakın durmaya yöneldiklerini görüyoruz.
‘Önce devlet gelir’ diyenlere karşı, ‘önce insan gelir’, ‘önce hukuk devleti gelir’, ‘önce özgürlükler gelir’ diyebilmek için Ergenekon davasına sahip çıkmalıyız. 
Askeri eleştirdiği için, kendi meslektaşını, Şemdinli savcısını sokağa atan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bizlerden, demokrasi isteyen toplumdan, hukuk dışı girişimleri için destek beklemesin.
Devran değişiyor.