Sanki kızgın bir tavadayız..

Siyasetin dilinin bu kadar sertleştiği bir ortamda, sükûnet çağrılarının etkili olması o kadar da kolay görünmüyor.

Bugün biraz dertleşmek istiyorum...

Bilgisayarın başına oturduğum an, bir gerilim içine giriyorum. Türkiye’nin içinden ve çevresinden çatışma ve öfke fışkırıyor. Hangi konuya elimi atsam, elimi çekiyorum. Herkes kızgın, herkes karşısındakine diş biliyor.

Yazıyı bırakıp, çevremdeki arkadaşlarla konuşmaya çalışıyorum. Onlar da kızgın. Sanki kızgın bir tavanın üzerinde dans ediyor gibiyiz.
Ben kendimi bildim bileli, bu ülkede, ‘iktidar-muhalefet çekişmesi’ yoğun olmuştur. Gerginlikler, iç çatışmalar, alışık olmadığımız şeyler değil... Şimdi biraz daha özel bir süreçten geçiyoruz.

Son 20 yılı, asıl olarak, ‘Kemalist iktidar eliti’yle ‘İslami orijinli siyasi akım’ın mücadelesi ekseninde yaşadık. Evet, Kürt savaşı vardı, Aleviler bir ‘Rönesans’ yaşayarak kendi kimlikleriyle sahneye çıkıyorlardı ama ‘merkezdeki kavga’, laik elitlerle İslami kesimler arasındaydı, bir açıdan hâlâ da böyle...

Taraflar, bu kavgayı, ‘Cumhuriyeti yok etmek isteyenlere karşı Atatürk’ün kurduğu rejimi korumak’ ya da ‘Seçimle gelenin seçimle gittiği gerçek bir demokrasiye ulaşmak’ şeklinde açıkladılar, açıklıyorlar...

‘Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti gerekirse askeri darbelerle korumak’ şeklinde formüle edebileceğimiz seçenek, geçen yıllarda, ilk kez kesin bir başarısızlığa uğradı. Darbeciler ve onlara destek verenler, yargı karşısında hesaba çekildi.

Liberaller
Çatışmanın en çok tartışılan aktörlerinden birisi, ‘liberaller’ olarak da tanımlanan ‘aydınlar topluluğu’ydu. Bu kişiler, son 20 yıllık kavga içinde Türkiye’nin AB yolculuğuna destek verdiler, Kıbrıs sorununun barışçı çözümü için uzlaşmacı bir dili savundular, Kürt sorununun çözümünde devletin tutumunu değiştirmesini talep ettiler. Ağırlıklı olarak ‘laik kesim’in içinden çıkan, askeri vesayete direnen (ve bu bağlamda en önemli tutumu Ergenekon davalarına da yol açan ‘darbeyle hesaplaşma’ konusunda gösteren) bu isimler, kutuplaşmanın üzerine çıkmayı başarabildiler.

Bölünme Son bir yılda, iki büyük ‘dönemeç’ yaşadık: 1) Yıl başında açıktan İmralı’yla başlatılan ‘Çözüm Süreci’; 2) ‘Taksim Gezi Parkı olayları’... Her iki ‘dönemeç’te de o güne kadar hükümetin demokratik atılımlarına destek veren ‘liberaller’in bir kesimiyle hükümet arasında sert bir polemik ve kırılma yaşandı.

Saflar ve cepheler birbirine karıştı, sürpriz görüntüler oluştu: Düne kadar Kürtlerle birlikte hareket eden bazı ‘liberal’ isimler, ‘AK Parti-BDP uzlaşması’ndan kuşku duydular. Onlar, hükümet ile Kürtler arasında bu çok temel sorunun çözümünde atılan adımlara eleştirel yaklaştılar.
Silahların susacağından şüpheleri vardı. Silahlar sustu. Bir süre sonra, ‘bir maraza çıkar nasıl olsa’ yaklaşımıyla, ‘endişe’lerin, ‘şüphe’lerin ifade edilmesine ağırlık verildi. Sonunda ise “Bu hükümetle barış olur mu?” sorusu öne çıktı.

Gezi Gezi olayları da ‘safların yeniden şekillenmesi’ bakımından ilginç etkiler (ve bir anlamda fırsatlar) yarattı: Hükümetin süreci kötü yönetmesi, polisin aşırı şiddete başvurması, uzlaşma dilinin bir kenara bırakılması, ‘Erdoğan diktatör’ söyleminin taraftarlarını arttırdı... Kutuplaşma derinleşti.

Bir çıkış yolu bulamaz mıyız diye kafa patlatıyorum: Geriye dönüşü olmayan, çatışmaları kışkırtan bir dile saplanmak yerine, en azından belli bir kesim, bir grup insan ‘uzlaşma’, ‘karşısındakini anlama’ gibi açılardan yeni bir davranış biçimi geliştiremez mi? Siyasetin dilinin bu kadar sertleştiği bir ortamda, sükûnet çağrılarının etkili olması o kadar da kolay görünmüyor.
Ama umudu da yitirmek istemiyorum...

Masamdaki kitap: Füsun Erdoğan, ‘Kadın Önderleşmesinde Rosa Luxemburg’, Belge Yayınları... Yedi yıldır tutuklu olarak yargılanan gazeteci Erdoğan, Luxemburg’un kadın hareketindeki yerini irdeleyen kitabını cezaevinde kaleme aldı.