Şiddet: Bir devrim umudu mudur?

Bugünün dünyasında ve Türkiye'sinde sol açısından, şiddet, bir çıkmaz sokağa dönüşmüş durumda. Bir başarı umudu ve ihtimali yok.

Hayatımın kısa bir döneminde, silahlı mücadeleyle devrim olacağına inanan gençlerden biriydim. 1960'lı yıllardı. Küba'da ayaklanan ve dağa çıkıp, silaha sarılan Fidel Castro ve arkadaşları iktidara gelmişlerdi. Vietnam'da, önce Fransız, sonra ABD işgaline direnen komünistler, işgali püskürtmüşler ve bir “komünist” yönetim kurmuşlardı. 1940'lı yılların sonunda Mao önderliğindeki “komünist”ler, "halk savaşı" yoluyla, Çin'de de iktidarı ele geçirmişlerdi.

Dünya gençliğinin bir kesimi olarak, o dönemin devrimlerini hayranlıkla izlerdik. Bu örneklere bakarak, "Bizim ülkemizde de yapabiliriz" umudunu taşırdık.

DEVRİM VE ÖZGÜRLÜK

Sözünü ettiğim ülkelerde, silahlı mücadele ile kurulan sosyalist yönetimler; halklarına eşitlik ve özgürlük vaadinde bulunmuşlardı. En azından, devrimi yapanlarda, böyle bir “inanmışlık” vardı. Aradan 50 yıl geçti. İdealize ettiğimiz “deneyim”lerin, hayal ettiğimiz sonuçlar yaratmadığını görebiliyoruz. Yaşananları, “büyük bir hayal kırıklığı” olarak tanımlayanlar çoğunlukta. Aslında, bu hayal kırıklığı da, sadece sola özgü değil. Başka “düşünce sistemleri” de; iktidara geldikten sonra, çeşitli “hayal kırıklıkları”na yol açabiliyor.

"Devrimci şiddet"i kullanarak iktidara gelen “komünist” yönetimler, acıdır ki; iktidarlarını sürdürebilmek için, yine şiddete başvurdular. Yalnız muhaliflere ve farklı duruşları olanlara şiddet uygulamakla kalmayıp, tüm toplum üzerinde bir baskı düzeni kurdular. Halklara “refah” veya “huzur” gelmedi.

60'LARIN MİRASI

O dönemlerden kalan rüzgarın etkisiyle; dünyanın bazı ülkelerinde, bazı solcu gruplar, şiddeti bir siyasi mücadele aracı olarak kulanmayı sürdürdüler. Çoğunlukla yoksul ve ezilen dünyada görülebilen “sol şiddet” geleneği; Türkiye'de de, küçülerek de olsa, varlığını korudu.

Çağlayan Adliyesi’nde savcıyı rehin alıp öldüren gençlerden birisi; o sırada, kendisiyle konuşanlara yaptığı açıklamada, "Biz Mahirlerin yolundan gidiyoruz" anlamına gelecek değerlendirmelerde bulundu. Bu, ilk kez karşılaştığımız bir “referans” değil. 1960 ve 70'li yılların mirası; günümüzde de, bazı örgütlerce kutsandığı gibi; bu mücadeleyle ilgisi olmayan kimi çevrelerce de, sempatiyle yaadediliyor.

O günlerde de, ciddi ciddi tartışamadığımız bu eylemler ve bu eylem biçimleri; bir sonraki sol kuşakların, en azından bir kesimini (doğrudan/dolaylı) etkilemeyi sürdürüyor. Bu açıdan bizim kuşağın da, ciddi bir sorumluluğunun olduğunu düşünüyorum. Silahlı eylemlerle, şiddetle, kendi hatalarımızla yüzleşmedik veya yüzleşmekte yavaş kaldık. Dönemimizi kutsayıcı değerlendirmeler yapanlarımız da oldu. Yapmaya devam edenler de var.

ASKERİ DARBELER VE ŞİDDET

Asıl “şiddet tekeli”, devletindir. Yakın geçmişimizde yaşadığımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri, toplum üzerinde baskı ve zulüm uyguladı. Belki de, devlet şiddetinin oluşturduğu ortam; soldaki şiddet eğilimini sorgulamayı güçleştirdi ya da önemsizleştirdi.

Solun “şiddeti kutsayan” eylemlerine yönelik zaman zaman yapılan eleştirel çıkışlar, solun bir kesimince tepkiyle karşılandı. Şiddet, ciddi bir eleştiri süzgecinden geçirilemedi.

Bugünün dünyasında ve Türkiye'sinde ise; sol açısından, şiddet, bir çıkmaz sokağa dönüşmüş durumda. Bir başarı umudu ve ihtimali yok. Özellikle de, 40 yıldır Türkiye'de denenen, her seferinde derin acılar ve yıkımlar dışında bir sonuç yaratmayan yöntemlerin; hala bazıları için inandırıcı olabilmesi, akıl alır gibi değil. Olan, bu çıkmaz sokağa giren gençlere ve tabii daha çok da topluma oluyor. Şiddet, devlet şiddetini kışkırtıyor, gerilim tırmanıyor. Zaten sınırlı olan demokrasi ve özgürlük birikimi, iyice güçsüzleşiyor.

HESAPLAŞMA

Artık daha cesur bir hesaplaşma şart. Geçmişi, yalnız "kahramanlıklar" ve "kahramanlar" üzerinden değil; yapılan hatalar ve şiddeti bir mücadele yöntemi olarak gören anlayışlar üzerinden de ele alabilmeliyiz.

“Şiddetle yanlızca sol mu hesaplaşmalı?” derseniz… Tabii ki, bu, solu çok aşan bir tartışma. Bazı "milliyetçi" grupların, bazı "İslamcı" örgütlerin de şiddeti bir “formül” olarak değerlendirebildiği; herkese kendi şiddetinin “daha haklı” göründüğü bir gerçek. Hatta, zaman zaman, “sağ şiddet”in daha fazla görmezlikten gelinebildiği bile söylenebilir.

DEVLETİN ŞİDDET REFLEKSİ

İki gündür, devlet yetkilileri, ardı ardına açıklama yapıyorlar. “Saldırıların nedeni özgürlüklermiş” gibi bir psikoloji var. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde de, çok çeşitli saldırılar ve terör eylemleri oluyor. Ancak (bizdeki oranda) düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alan bir “devlet dili” oluşmuyor. Şu günlerde, bizdeki “geleneksel devlet dili ve refleksi”nin, yeniden harekete geçmekte olduğunu görebiliyoruz.

Bu türden reflekslerin, şiddeti engelleyebildiğini, bir başarı sağlayabildiğini görmedik.

Şiddetle hesaplaşma, insanlığın meselesi...

SARKİS SEROPYAN

Agos'un kurulduğu günden bu yana orada hep varolan, Hrant'ın en büyük dayanağı, yaşadığı onca acıya rağmen dimdik ayakta duran, tarihi bilgisi ve birikimiyle, her zaman bilgisine başvurmaktan zevk aldığım sevgili Sarkis Seropyan'ı da sonsuza uğurladık. Acılarla dolu tarihin derinliklerine vakıftı. Anlatırdı. Dinlerdik. Onu hep sevgi ve özlemle hatırlayacağız.

ERMENİ DEVRİMCİ PARAMAZ

12 Eylül döneminden hapishane arkadaşım Kadir Akın, uzun yıllardır üzerinde çalıştığı araştırmasını bitirdi. Önümde "Ermeni Devrimci Paramaz"(dipnot yayınları) kitabı duruyor. 24 Nisan 1915 Soykırımı'nın 100.yılına az bir zaman kala yayınlanan, o dönemi ve arka planını anlatan bu kitabı merakla okuyorum.