Siyaseti işletmeli...Çözümden vazgeçmemeli..

Gelişen tehlikenin herkesi tehdit ettiği gerçeğini vurgulamaya bilmem gerek var mı? Eğer karşılıklı nefret ve öfkeyi tırmandırmayı sürdürürsek, zehirlenen bu ortamın sonunda hepimiz mağdur olur, yıkıntıların altında hep birlikte kalırız.

Çok büyük bir felaket yaşadık. 100'e yakın insanımızı yitirdiğimiz bir büyük acıyla yüz yüzeyiz. Ölenlerin yakınlarına, tüm halkımıza başsağlığı diliyorum.

Böyle zamanlarda ilk yapılması gereken, "Bunu yapanlar neyi amaçlıyor?" sorusunu sormak.  Acımızı yaşarken, yasımızı tutarken, tavrımızı "Kim yapmış olabilir?", "Neden yapmış olabilir?" sorusuna göre belirlersek, duygularımızın esiri olmayabiliriz…

Canilerin niyetini anlamaya çalışmalı, onların yapmak istediklerini boşa çıkaracak bir tutum geliştirebilmeliyiz.

KİM YAPTI, NEDEN YAPTI?

İlk akla gelen olasılık, IŞİD. IŞİD'in, özellikle Suriye'de yediği son darbeler sonrasında, dünyanın dört bir yanına canlı bombalar gönderdiği ve “intikam saldırısı”nı hedeflediği haberleri, gazetelere yansımıştı.

Diyarbakır'da 7 Haziran'dan hemen önce HDP mitingde patlayan bomba, Suruç'ta 20 Temmuz'da 32 gencimizin ölümüne neden olan bomba ve Ankara'daki bombalamalar arasında benzerlikler olduğu bir gerçek.

Bu soruları aydınlatmak ve gerçeği ortaya çıkarmak, tabii ki öncelikle devletin sorumluluğu.

Sonuçta kim yapmış olursa olsun, devlet bunları önlemekle yükümlü. Güvenlik güçleri saldırıyı önleyecek yeterli önlemi almış mıdır? Bir güvenlik ve istihbarat zaafı ciddi olarak sorgulanmış mıdır? Bu saldırı önlenemez miydi? Sorumlular hakkında araştırma yapmak devletin görevi değil mi?

SORUMLULUK VE SORUMSUZLUK

Bu büyük saldırıyı gerçekleştirenlerin, Türkiye'de istikrarı bozmayı amaçladıklarını, seçimi yapılamaz hale getirmeyi hedeflediklerini, en azından seçime şaibe düşürmeyi planladıklarını görebiliyoruz. “İstikrarsızlaştırma”nın formülü, iç çatışmayı tırmandırmak ve kutuplaşmayı sertleştirmek üstüne kurulu. Bu “siyasetin itibarsızlaştırılması”nı da içeriyor.

Türkiye, geçmişte bunları yaşadı. İç kargaşalığın sonunda meşru siyaset zemini yok oldu, darbeler ve darbeciler hayatımızı esir aldı.

SİYASET ÇÖZÜM ÜRETEMEYİNCE...

“Aşırı düşmanlaştırma” ve yükselen nefret ortamının siyaseti itibarsızlaştırdığını defalarca yaşayarak gördük. Siyaset sorunlara çözüm üretemediğinde, siyaset dışı odaklar, daha rahat hareket imkanı bulabiliyorlar. Geçmişte, iktidarıyla muhalefetiyle iç gerginliğin esiri olunan dönemler yaşadık. Bugün de, benzer bir aymazlık havasının egemen olma tehlikesiyle yüz yüzeyiz.

İktidar olsun muhalefet olsun siyaset yapanların, aralarındaki meseleleri ele alırken daha özenli bir tutum göstermeleri ve siyaseti öne çıkararak çözüm aramaları şart. Siyaset işlemeli ki, siyaset dışı odaklar daha da fazla cesaretlenmesin...

SİYASET ÖNE GEÇMELİ

Amaç, meşru siyaset zeminini yok etmekse, siyasetçiler tersini yapmakla yükümlüdür. Sorunları çözmek için partiler harekete geçmeli, bir uzlaşma zemini yaratmak amacıyla yeni bir dil gelişebilmeli. Siyasetin itibarı ve etkinliği, ancak bu şekilde geri kazanılabilir. 

Darbe dönemleriyle yaptığımız karşılaştırmalara rağmen, yorumlanması kolay olmayan nicelik ve nitelikte bir şiddetle karşı karşıyayız. Geçmiş dönemleri de aşan boyutları olan karmaşık bir şiddet dalgası bu. Geçmişten daha etkili ve daha sonuç alıcı bir yaklaşım gerekiyor, eskiye oranla daha derinlemesine düşünmek gerekiyor. Parti liderlerine, sivil toplum örgütlerine görev düşüyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun tutumu, olgun ve tehlikeyi sezen bir siyasetçi tutumudur. İktidarla ilişkilerinde açık çek vermesi de çok yerinde.

Başbakan Davutoğlu'nun Meclis'te grubu bulunan partilere çağrı yapması, yeni bir yol arayışı adına, önyargıların aşılması adına, bir “ilk ipucu” olarak değerlendirilebilir.

Geçmişi öne sürmeden, yeni bir sayfa açma çabası içine girilmesi gereken günlerden geçiyoruz.

Keşke Devlet Bahçeli böylesine ciddi bir dönemde öneriyi reddetmeseydi. Eleştiri ve önerilerini dile getirebilir, ancak çözüm arayışlarına da ortak olabilirdi.

Keşke Selahattin Demirtaş "katil devlet ve Saray'dır" perspektifinin ötesine geçebilseydi. Keşke hepimiz, siyaset zeminini  güçlendirecek, tüm partilerin ortak bir arayış içine girmesine imkan hazırlayabilecek bir yaklaşıma katkıda bulunabilsek...

Ayrıca şunu da ekleyelim: HDP Eşbaşkanının tutumuna rağmen Davutoğlu, ona da çağrıda bulunabilirdi. Onun da çözüm çabalarının içine katılması adına emek verilebilirdi.

Gelişen tehlikenin herkesi tehdit ettiği gerçeğini vurgulamaya bilmem gerek var mı? Eğer karşılıklı nefret ve öfkeyi tırmandırmayı sürdürürsek, zehirlenen bu ortamın sonunda hepimiz mağdur olur, yıkıntıların altında hep birlikte kalırız.

Son üç ayda 500'e yakın insanımızı yitirdik. Ülkede bundan kazançlı çıkan herhangi bir topluluk olduğu söylenebilir mi? Kürt'ü de, Türk'ü de, HDP'lisi de, AKP'lisi de, demokrat da, milliyetçi de, sosyalist de, sıradan insan da zarar görüyor.

ÇATIŞMASIZLIĞI KALICILAŞTIRMAK

PKK'nin çatışmasızlık ilan etmesi, şu ortamda, her şeye rağmen bir nefes alma imkanı olabilir. Bunun kalıcı hale gelmesi için herkes elini taşın altına koymalı. Çözüm masasına yeniden dönebilmenin koşullarını yaratmak, öncelikli olarak siyasetçilerin görevi.

Umarız Başbakan ile CHP liderinin buluşmasında bu konu da gündeme gelir… Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu'nun bir araya gelip çözüm aramalarını olumlu bir gelişmenin işareti olarak değerlendirmekten yanayım.