'Soğuk Savaş dönemi'nden kalan ülke

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin bir sonucu olan soğuk savaş dönemi, acı anılarla dolu birçok miras bıraktı. 1 Mayıs kutlamalarının Taksim alanında yapılmasının önündeki engeller, Soğuk Savaş döneminin mirasıdır.

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin bir sonucu olan soğuk savaş dönemi, acı anılarla dolu birçok miras bıraktı.
1 Mayıs kutlamalarının Taksim alanında yapılmasının önündeki engeller, Soğuk Savaş döneminin mirasıdır. Bu anlayışı belirleyen ana etken; Batılı ülkelerdeki ‘komünizmle mücadele’ takıntısıydı. Sovyetlerin 1990’ların başında dağılmasından bu yana dünya kapitalizmi için ‘komünizm tehlikesi’ de bitmiş oldu.
Çok yakın zamana kadar, Türkiye büyük oranda ‘Soğuk Savaş dönemi’nin siyasetçileri tarafından yönetiliyordu. Bu kişilerin çoğu tasfiye oldu ama hala bir kısmı siyasete devam ediyor. Ondan çok daha önemli olan bir nokta da, devletin ‘Soğuk Savaş’ anlayışı içindeki yapılanmasının devam ediyor olması. Bu yapılanmanın ‘Soğuk Savaş dönemi siyasetçileri’nden çok daha kalıcı ve köklü olduğu da ayrı bir gerçek.
Bürokrasi büyük ölçüde soğuk savaş dönemi anlayışında direnmeye devam ediyor. Batı bu dönemin anlayışlarını çoktan aştı ama biz birçok şeyi olduğu gibi ‘Soğuk Savaş dönemi’ alışkanlıklarını da ‘Türkiye’nin özel koşulları’nı gerekçe göstererek sürdürmeye çalışıyoruz.
NATO ülkelerinde Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e karşı bir Gladio örgütlenmesi bulunuyordu. Kontrgerilla olarak adlandırılan bu örgütlenme, Sovyetlerin dağılmasının ardından Avrupa ülkelerinde zaman içinde tasfiye edildi. Güvenlik algılaması da ‘Sovyet tehdidi’ne göre şekillendirilmek yerine, başka noktalara yöneldi.
Türkiye’de Kontrgerilla’ya ne oldu? Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ geçen haftaki basın toplantısında 1986’dan bu yana ‘toprağa silah gömmek’ten vazgeçtiklerini söyledi. Bu işlemin 1998 yılında tamamladığını belirtti. Bu silahların ve mühimmatın toprak altına gömülmesinin gerekçesi; ‘Sovyet işgaline karşı’ yürütülecek ‘özel harp’ti. Bu gerekçe ortadan kalktı. Mühimmat ve silah da görüldüğü kadarıyla toprak altına gömülmüyor.
Ancak belli ki bu amaçla kurulmuş örgütlenme tasfiye edilmedi, etkinliklerine devam ediyor. ‘Komünizmle mücadele’ için değil miydi bütün bunlar?
***
Belirttiğimiz gibi, Taksim alanının sendikalara yasaklanması, Soğuk Savaş döneminden kalmış olan bir miras. Devlet biraz geriye çekilerek de olsa bu yasağı sürdürüyor. Gönül istiyor ki, başka bir döneme, başka bir dünyaya ait olan bu yasak kalksın ve 1 Mayıs Taksim’de barış ve özgürlük içinde kutlansın.
Devletin, bürokrasinin değişen dünyayla çelişen alışkanlıkları sürerken, solcuların anlayışları ne ölçüde değişti, onu da sorgulamakta yarar bulunuyor.
Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birisi olduğu açıkça görülen ve Soğuk Savaş’tan arta kalmış bir yapı olan ‘derin devlet’in tasfiyesi, Türkiye’deki sol hareket açısından acaba ne kadar ilgi çekici bir konu?
Dün Taksim’de alanı kapatmaya çalışan ve hâlâ direnen anlayış değişen dünyayı algılamıyor,
algılamak istemiyor. ‘Türkiye’nin koşulları özel’ diyerek, evrensel demokratik ölçütleri reddediyor. Ülkemiz solu açısından da dünyadaki değişimi ve gelişimi algılayamama sorunu yok mu? Ülkemiz solu da ‘Türkiye’nin koşulları özel’ söylemine yakın değil mi? Bunca seçim başarısızlığı, topluma karşı artan güvensizlik başka nasıl açıklanabilir?
Taksim Meydanı’ndaki engelin aşılması konusundaki mücadele bir inatlaşmaya dönüşmüş durumda. Gelişmeyi henüz tam olarak algılayamamış olan ve sadece bir adım gerileyen devlet, gelecek yıl daha da geri çekilebilir. Ancak bu engelin aşılması, sendikaların, solcuların yaşadığı derin açmazları ortadan kaldırmaz.
Bir kesim solcu, AKP’ye yönelik öfkesi nedeniyle demokratikleşme talebinin bir toplumsal talep ve emekçiler açısından da vazgeçilemez bir ihtiyaç olduğunu anlamıyor, anlayamıyor. AB’ye uyumun bir parçası olarak Meclis’in gündemine gelen ‘sendikalar kanunu’nun en çok solcuları ilgilendirmesi beklenebilecekken, onlarda böyle bir ilgi gözlemlemekte zorlanıyoruz.
1 Mayıs 1977’in üzerinden 32 yıl geçti. O gün başka bir dünyada yaşıyorduk, bugün çok daha değişik bir dünyada yaşıyoruz.
Türkiye’nin; zaman zaman, değişimden yana olan güçlerle değişime karşı olan güçler arasında değil, değişime karşı olan farklı güçler arasında bir çatışmaya sahne olması insanı şaşırtıyor. Türkiye’nin belki de temel sorunu; sağıyla, soluyla, devletiyle, bürokrasisiyle, gazetecileriyle, ‘egemen kesim’leriyle, ‘dışlanan kesim’leriyle, yaşanan değişimi algılamakta büyük ölçüde zorluk çekmesi ve bir düşünce tembelliği içinde olmasıdır.