Soreş'in Hasankeyf'i

'Benim ve Roz'un Sonbaharı' filminin galasında konuklarını karşılayan yönetmen Handan Öztürk'ün yanında güleç yüzlü, sempatik bir çocuk duruyordu.

‘Benim ve Roz’un Sonbaharı’ filminin galasında konuklarını karşılayan yönetmen Handan Öztürk’ün yanında güleç yüzlü, sempatik bir çocuk duruyordu. Filmin yönetmeni ve yazarı Öztürk, ‘Soreş, benim kahramanım’ diye tanıttı onu. Saçları jöleli çocuk hep gülüyordu. Öztürk’ün ne demek istediğini filmi seyrederken anladık.
Soreş, Hasankeyfli bir gazetecinin küçük kardeşiydi filmde. Sempatik mi sempatik bir Kürt çocuğu... Hasankeyf’li çocuklarla birlikte dağların taşların arasında, adeta başka bir dünyada gazete satıyorlardı. Yörenin son sakinleriydi onlar. Hasankeyf sular altında kalmasın istiyorlardı. Soreş, o coğrafyanın terk edilmiş, geleceği belirsiz çocuklarından birisi. Filmde de, gerçek hayatta da.
Güneydoğu’da 25 yıldır ‘düşük yoğunluklu’ bir savaş yaşanıyor. İnsanlar ölüyor, kültürel varlıklar tahrip oluyor. Buralarda yaşasak da gözümüz kulağımız oradan gelecek haberlerde.
Filmin başrol oyuncularından Öznur Kula, Hasankeyf’in kendisinde derin izler bıraktığını, oradaki çocuklarla güzel dostluklar kurduğunu söylüyor. Çocukların kendisine yazdığı mektupları hala sakladığını anlatan Kula, “Mektuplardaki ortak nokta, ‘Beni unutma’ ifadesi. Duygularımı nasıl tarif etmem gerektiğini bilmiyorum. Evlerinde konuşulan bir dille büyüyorlar. Okula gittiklerinde Türkçe ile tanışıyorlar. O kadar zorluklar yaşıyorlar ki bu ikilem arasında, kimisi ‘Öğretmenim beni anlamadığında altıma yaptığım oldu’ dedi bana. Orada şive çalışırken ben de onların nasıl zorlandığını anladım.”
Yönetmen Handan Öztürk’e “Neden bu film?”
diye sordum: “Günümüzde eski idealizm çok tahrip edildi. Hasankeyf’i kurtarmak için direnen gazeteci Metin tipini bu idealizmin örneği olarak göstermeye çalıştım. İdealist tiplere bugün daha çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum” diye cevap verdi.
Filmi ‘bir direniş filmi’ olarak tanımlayan Öztürk “Mezopotamya’da ‘ölüm kültü’ hep var olmuş. Bugün o kült, intihar eden kadınlarla, çatışmalarda yaşamını yitirenlerle sanki devam ediyor” diyor. Öztürk’ün ‘Doğu’nun çıplak kadınları’ adında bir romanı da var. Filmden önce yazmış olduğu bu kitapta o yörenin kadınlarını anlatıyor.
***
Hasankeyf bir ortak uygarlık mirası. Uzun yıllardır ‘sular altında kalacak mı, kalmayacak mı’ kavgası sürüyor. Mücadele son bulmuş da değil. Filmin mekanı, sular altında kalması beklenen bu kasaba. Gün batımı, gece nehrin ışıklar içinde akışı çok etkileyici. Yitip giden bir tarihi simgeliyor hepsi.
Filmin oyuncuları arasında profesyonellerle birlikte Soreş, arkadaşları ve bazı köylüler yer almış. Gerçek köylülerle, profesyonel oyuncular kaynaşmış.
Öztürk, filmde Hasankeyf’i ‘kaybedenlerin’, ‘dibe vuranların’ mekânı olarak tanımlıyor. Filmin kahramanı gazeteci Metin, Öztürk’ün altını çizdiği ‘idealist’ tipe örnek oluşturuyor. Metin, aynı zamanda bir ‘dibe vuran’. Hasankeyf’i baraj yapmak isteyenlerin baskılarına elindeki kısıtlı imkânlarla direniyor. Ölüme direniyor bir bakıma. Orada her direnişin ölüme eş olduğu gerçeğini bilerek direniyor. Eşi ise, köyde de, dağda da tutunamamış bir kadın. Yenilgi, başarı, gerginlik içinde süren bir yaşam çıkıyor karşımıza.
Handan Öztürk’ün yazıp yönettiği ‘Benim ve Roz’un Sonbaharı’ filmi, bölgeye içeriden ve samimi bir bakış.
Doğu’nun, Güneydoğu’nun bir ölüm diyarı olmaktan çıkmasıyla, ülkemizin demokratikleşmesi arasında çok köklü bir bağ olduğunu hepimiz biliyoruz. Oradaki acılar bizim acılarımız. Oralarda yok olup giden tarih bir insanlık mirası.
Bu yöreye ilişkin daha çok belgesele, daha çok filme gerek var.
Handan Öztürk’ün filmi, sanatsal yönünün ötesinde, yörenin acılarına ve sorunlarına bizi ortak ediyor, yöreyle daha sıcak bağlar kurmamızı sağlıyor.
Soreş’le filmi seyrettikten sonra yeniden karşılaştık. Ona sıkıca sarıldım. Gülüşü sürüyordu.