Yargı hâlâ 27 Mayısçı

27 Mayısçılık; bütün gücüne, elindeki etkili kurumlara rağmen iktidardaki büyük payını, eninde sonunda yitirecek.

27 Mayısçılık, bir düşünme ve olayları algılama yöntemidir. 27 Mayıs, Türkiye’nin son 50 küsur yılına damgasını vuran bir 'yönetme ve devlet kurumlarını biçimlendirme' kültürüdür.

27 Mayısçı düşünce sistematiğine göre; asıl egemenlik sahipleri, devlet kurumlarıdır. Seçilenlerin güvenilmez olma ihtimali ve yanlış yapma riski, her zaman yüksektir. Çünkü, onları seçen halk, geridir. Halkın doğru bir tercih yapması, çok da olasılık dahilinde değildir. Bu nedenle de iktidarı seçilenlere teslim etmemek, onları değişik kuşatma mekanizmalarıyla sıkboğaz etmek; son derece önemlidir. Yoksa, memleket gericiliğin eline düşer.

27 Mayıs Anayasası’nın da ondan sonra aynı doğrultuda darbeler döneminde hazırlanan anayasaların da temel mantığı; 'seçilene güvenmemek'tir. 'Seçilene güvenmemek', bir dizi yasal ve anayasal önlemi de içeren bir anlayıştır.

Asker, yargı ve bürokrasi, anayasal kurumların ana eksenini oluşturur. İlk direnişi, bürokrasi örgütler. Seçilmişleri, 'kırmızı kitap'la yönlendirir. Siyasetçilerin bilmedikleri devleti, onlara öğretir. 'Ana omurga' ise yargıdır. Savcılarıyla, hâkimleriyle, Yargıtayı’yla, Danıştay’ıyla, askeri mahkemeleriyle, Anayasa Mahkemesi’yle; tam bir örgütlenmedir. Buna HSYK’yı da ekleyince, tablo tamamlanır.

Siyasetçiler yargılanır, partiler kapatılır. 'Devletin âli menfaatleri' için yargı her an hazır ve nazırdır. Bizde, yargı; uçan kuştan hesap soran, kendini her şeye kadir hisseden, kendini hatasız gören bir kurumdur. Onlar, kendilerini 'asıl devlet' olarak görürler. Yıllarca, memlekette ne yazılıp, ne konuşulabileceği, onların kontrolünde oldu. Hangi partinin nasıl siyaset yapacağı, onların konusuydu... Mahkemeler, yalnız düzen vermekle kalmazlar, siyasetçileri her yıl yıldönümü bahanesiyle azarlamayı da bir gelenek olarak sürdürürler. Siyasetçiye ayar vermeyi, hem hak hem görev addederler.

27 Mayıs’tan bu yana, tam 54 yıldır, bu memlekette, bürokrasi ve yargının dediği oluyor. Onların yetmediği hallerde; askerin devreye girip, darbelerle siyasete 'format çektiğini' de unutmayalım.

Son yıllarda, işler biraz karıştı. Askerin siyaset üzerindeki ağırlığı, büyük ölçüde kırıldı. Yargı, buna rağmen, süreçten; 'güçlenerek', yani 'militanlaşarak' çıktı: Yargı alanında, 'ulusalcılıktan bağımsızlaşma'ya doğru bir arayış görülse bile; yargının siyasete yaklaşma biçiminde, yargı zihniyetinde, köklü bir değişiklik olmadı.

Sistemin ana aktörleri

Türkiye, tam 54 yıldır, 27 Mayısçı bir sistemle yönetiliyor. Sistemin bazı noktalarındaki kırılmalara rağmen; sistemin geleneksel damarı, eski alışkanlıklardan kopamıyor. 12 yıldır seçim kazanan ve hükümet eden siyasi kadro ise bu kez, iktidar kavgasının, daha farklı bir aşamasında. Yargıdan, askerden, bürokrasiden gelen değişik müdahaleler; hâlâ son bulmuş değil.

Cumhuriyetin yarattığı, 27 Mayıs darbesinin restore ettiği yönetici elit, yönetici bürokrasi; 'geleneksel İstanbul burjuvazisi'yle de birleşerek, direniyor. Eski 'seçkin'lerin, 'koltukları terk etme' noktasındaki isteksizliği, anlaşılabilir. Yeniler ise sistemi zorluyorlar.

Açıklaması zor
Batı dünyasının da anlamakta zorluk çektiği, karşısında kararsız kaldığı bir değişim bu. Geleneksel 'ilerici-gerici' paradigmasıyla açıklanabilir olan bir süreçten söz etmiyoruz. Dini köklerden gelen bir siyasi ekip; seküler dünya içinde, onunla bazen çatışarak, bazen uzlaşarak, yeni bir model arıyor. Bu ekibin; eleştirilebilecek çeşitli yönlerine ve kendi içindeki çelişkilerine karşın; ciddi ve istikrarlı bir toplumsal desteği var.

27 Mayısçılık; bütün gücüne, elindeki etkili kurumlara rağmen; iktidardaki büyük payını, eninde sonunda yitirecek. Gücünü kaptıranlar, daha da hırçınlaşabilir. Gönül ister ki değişim makul bir zeminde, makul bir siyaset dili içinde gerçekleşsin. Ne yazık ki, öyle olmuyor. Sonuç olarak, değişim sancısını görmek, ona göre bir siyaset oluşturmak gerekiyor.