Başbakan'ın ve başkalarının nasırları

Uğradığımız zulümlerden, bir diğerinin acısını anlayacak, 'Bir daha asla' diyebilecek bir vicdan ve ahlak geliştiremeyen bir toplumuz biz.

Birisi ayağınızın üzerindeki nasırın tam üzerine basıp, bir de sağa sola oynatırsa, acıdan kıvranırsınız; nasırın acısı beyninizi zonklatmaya başlar. Ayak onun üzerinde basılı olduğu sürece bütün varlığınız o nasır tarafından esir alınmış demektir. Dışarıdan bakan birisi için ise siz sadece ayağına basıldığı halde ortalığı ayağa kaldıran, velveleci birisi olarak görünürsünüz. Türkiye’de devlet kimin nasırına bastıysa, dışarıdan izleyenler için, nasırına basılan hep velveleci olarak göründü.

Birkaç günden beri Berlin’deyim. İstanbul’daki Ekümenik Ortodoks Patrikhanesi’nin Amerika’daki cemaatinin düzenlediği din özgürlüğü konulu bir konferansa katılıyorum burada. Amerikalı Rumlar öfkeli, Türkiye’den katılanlar ve basılan nasırın büyüklüğünün farkında olmayanlar bu öfke hali karşısında şaşkın. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmaması, bütün patrikleri oradan yetiştirmiş olan patrikhanenin varlığını tehdit ediyor. Bu da haliyle, patrikhanenin bütün dünya çapındaki izleyicilerini, cemaat mensuplarını derinden bir şekilde kaygılandırıyor. Dışarıdan bakanlar ise hükümet sadece Heybeliada nasırına bastığı halde, canhıraş bağıran Rumları görüyor. 

Türkiye’den uzakta olduğum için çok detaylarına vâkıf olamıyorum ama MİT’in ortalığa saçılan fişlemeleri de bu uygulamaya muhatap olanları feryat figan ayağa kaldırıyor haklı olarak. Birileri de feryat edenlere, “Sadece nasırınıza basılmış, bağırmayın bu kadar” diyorlar. 

Geçen aylarda nüfusta Rumlara 1, Ermenilere 2, Yahudilere de 3 rakamlarının verildiğini öğrenmiştik. Üstelik bu, 1923’ten beri uygulanan bir ‘rutinmiş’. Başka bir ülkede hükümeti devirecek olan böyle bir skandal Türkiye’de iki gün bile gündemde kalamadı. İşte biz gayrimüslime numara veren bu devlet geleneğinden kurtulamadığımız sürece, gün olup devran dönecek ve o devlet o gün için kimi tehdit olarak görüyorsa onu fişlemeye devam edecek.

Dünkü Hürriyet’te Yalçın Doğan yazdı, Gezi eylemleri sırasında ‘Taksim Dayanışması’ adına Başbakan’la görüşen grupta yer alan Cem Tüzün’ün hesapları vergi memurları tarafından didik didik edilmiş ve kendisine Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne neden bağış yaptığı sorulmuş. 1942’de gayrimüslim vatandaşlarını ‘Varlık Vergisi’yle soyan, 28 Şubat’ta dindar vatandaşlarını mali açıdan boğmaya çalışan devlet geleneği kılına zarar gelmeden devam ediyor. Dün onu, bugün yek diğerini mali araçları kullanarak cezalandırıyor.
Muhalif olmanın bir suç gibi görülmesi de, hiçbir değişikliğe uğramadan devam ediyor bu ülkede. Dün Erdoğan statükoyu tehdit ettiği için, okuduğu şiirle suç işlemiş oluyordu. Bugün Erdoğan’a yakın çevreler, Başbakan’a yönelen neredeyse bütün itirazları, eleştirileri ‘darbecilikle’ eşdeğer görmeye, kriminalize etmeye başladılar.

Uğradığımız zulümlerden, bir diğerinin acısını anlayacak, “Bir daha asla” diyebilecek bir vicdan ve ahlak geliştiremeyen bir toplumuz biz. Diğerlerinin acısını küçük bir nasır gibi görüyoruz hep. Üzerine basıldığında ne kadar acıdığını unutuyoruz. Bu yüzden de hiçbir şeyi kökünden değiştiremiyoruz...