Demokrasi paketi, Alabora ve Kafka

Bütün dileğim, Türkiye'nin bir gün Kafka'nın romanlarında resmettiği o boğucu atmosferden çıkmasıdır...

Hükümete demokratikleşme için tavsiyede bulun desem, hemen aklına gelen ilk şey ne olurdu?” diye sordu bir dostum. Arkadaşımın Başbakan’a yakın birilerine tavsiyede bulunacağını anladım. Epey bir süreden beri üzerime çöken kapkara umutsuzluk bulutları sanki hafifçe aralandı, güneşi ucundan kıyısından görür gibi oldum. Heyecanla konuşmaya başladım:

“Bu karanlık odadan çıkışa giden yolda en önemli kanalın medya özgürlüğü meselesi olduğunu anlatmaya çalışırdım ilk önce. Bu meselede bir düzelme sağlanamadığı sürece, diğer konularda atılacak adımların hiçbirisi ülkenin demokratikleştiği yönünde sahici bir umut aşılayamaz. Şöyle düşün, gayet medeni görünüşlü birisiyle iş görüşmesi yapıyorsun. Adam bir anda garsona kızıyor ve kalkıp ağzını burnunu dağıtıyor. Sonra da karşına oturup, hiçbir şey olmamış gibi, ‘Nerde kalmıştık’ diye soruyor sana. Artık o adamın hoşgörü, işbirliği, uzlaşma gibi herhangi bir konuda söylediği bir şeyi ciddiye alabilir misin? İşlerinden atılan gazeteciler, el konan gazeteler, Başbakan’ın bitmek bilmeyen paylamaları, onu tam da işte bu garsonu döven adam görüntüsüne sokuyor. O garson kanlar içinde yerde yatarken ne dünyayı ne Türkiye’deki demokratları iyi bir şey olabileceğine ikna edebilmeleri mümkün.”

“Medyaya yaptıkları her müdahale hükümetin anti-demokratik imajını, duvara düşen kara bir gölge gibi, misliyle büyütüyor. İfade hürriyetine kıymet vermeyen, bu konudaki imajını bile önemsemeyecek kadar farkındalık yoksunu bir görüntü yaratıyor hükümet. Yine medya üzerinde kurulmaya çalışılan bu sınır tanımaz kontrol tutkusu, şüpheleri, kaygıları katbekat arttırıyor. Bu kadar feci bir şekilde medyayı kontrol etmeye çalıştıklarına göre, demek ki giderek toplum üzerindeki denetimlerini de arttıracaklar; ciddi bir toplum mühendisliği tasarımları olmasa neden bu kadar medyayı kontrol etmeye çalışsınlar ki diye düşünüyor insanlar.”

“Kovulan her gazeteci, her köşe yazarı başka bir kısırdöngüyü de tetikliyor aynı zamanda. Okuduğu köşe yazarının işini kaybettiğini gören insanlar, kendilerini ifade etmenin araçlarının ellerinden alındığını düşünüyorlar. Yazarları gidince, kendi sesleri kısılmış gibi geliyor onlara. Sanki ses telleri sökülüyor, sözleri ellerinden alınıyor. Gezi protestolarına yol açan öfke birikiminde medyanın bu durumunun büyük payı var.”
“Bütün bu nedenlerle, demokratikleşme için en hızlı iyileştirici umut aşısı, medya özgürlüğü konusunda atılacak adım olurdu. Örneğin, Başbakan, işlerinden olan köşe yazarlarını, televizyoncuları, siyasi görüşlerine bakmaksızın, bir toplantıya çağırabilir. Bütün bu yazarları yanına alıp, kameraların karşısına çıkıp, medya özgürlüğüne verdikleri önemi anlatabilir. Bütün televizyon ve gazeteleri, işten çıkardıkları medya çalışanlarını geri almaya davet edebilir. Bundan böyle hiç kimsenin, hükümet ya da Başbakan’ı bahane olarak gösterip hiçbir şekilde ifade hürriyetine müdahale etmeye, insanları otosansüre zorlamaya kalkmaması gerektiğini söyleyebilir.”

“Sadece bir tek bu adım bile Gezi protestoları sonrasında hükümetin yurtdışında ve yurtiçinde yıpranan imajını onarmaya yeterdi. Tabii ki bu jesti demokratikleşme konusunda atılacak sahici adımların takip etmesi koşuluyla...”

Bütün bunları söyleyince, sanki olacakmış, ülkenin üzerine çöken kara bulutlar aralanmaya başlayacakmış gibi bir umuda kapıldım bir süre.
Sonra eve gittim, bilgisayarımı açtım ve Twitter’a girdim. Bir baktım ki Memet Ali Alabora korkunç bir şekilde linç ediliyor. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, Alabora’yı yargılayıp Silivri’ye göndermiş bile. Ahmet Kaya ve Hrant’ı linç ettiren Ergenekon zihniyeti hükümet taraftarlarınca devralınmış. Tıpkı onlar gibi, linç edilecek insanları parmaklarıyla işaret ediyorlar.

Kafamda bütün bunlar dolaşırken geldim Prag’a. Biraz sonra Kafka’nın evini ziyaret edeceğim. Bütün dileğim, Türkiye’nin bir gün Kafka’nın romanlarında resmettiği o boğucu atmosferden çıkmasıdır...