Dilan, 1 Mayıs, devlet

O gün küçük bir çocuk olarak kafama kazındı. 'Devlet' denince, arkadan dayak geliyordu.

17 yaşındaki Dilan dalından koparılmış bir çiçek gibi kaldırımın üzerine düşmüş, yatıyor. Altından dumanlar tütüyor. Belli ki, ciddi bir darbe almış, belli ki yaralanmış. Belli ki, artık biraz önce neyin kavgasıydıysa o, onu yapmaya mecali kalmamış. Ama bu bile, peşlerinden koşanların öfkesini biraz olsun dizginlemeye yetmiyor. Beyaz gömlekli bir sivil polis elinde telsizle, hışımla, az önce baygın kızın arkadaşı tarafından kargatulumba içine sokulduğu evin kapısına doğru koşuyor. Eliyle, arkasından gelen çevik kuvvet polislerine ‘gelin’ diyor. Peşinden gelen arkadaşlarına, öfkelerini dolu dizgin boşaltacakları hedefi gösteriyor. O kapıdan girip, gözden kaybolunca, bu defa bir başka polis kılavuzluk yapıyor geriden gelenlere. Bu öfkenin bir zerresinin bile heba olmaması için, o da arkadan hışımla gelen polislere ‘hedefi’ gösteriyor. İçerde de dövmeye devam ettikleri söyleniyor. Herhalde, kızın bilincini kaybettiğini bir süre sonra fark ediyorlar. Dilan’ın yakın mesafeden atılan gaz bombasıyla kafatası çatlamış, çok şükür iyileşiyormuş. Bu bir tek kare bile, bizim devletin ‘özünün’ bir türlü değişemediğini gösteriyor. O devlet ki, otoritesini göstermeyi, insanların can güvenliğinden daha fazla önemsiyor. O devlet ki hemen daima aşırı derecede güç kullanıyor. O devlet ki bir taraftan kendisini ‘ulvi’ değerlerin halesine sarıp kutsuyor ama diğer taraftan taş atan bir çocuk karşısında bile şirazeden çıkıp, sanki eşit güçlere sahipmiş gibi, sonuna kadar kavga edip, ezip geçiyor. Yere düşene vurmamak gibi, en basit, en yalın ahlaki bir kuralı bile takip edemiyor bizim devlet. Bir kişinin üzerine onlarca insanla çullanmanın, kadına, çoluğa çocuğa el kaldırmanın hiçbir raconda yazmadığını unutuyor.

Benim çocukluğumdan kafamda kalan çok net bir ‘devlet’ fotoğrafı var. Herhalde beş veya altı yaşındaydım o zaman. Sanırım yine bir 1 Mayıs falandı. Üniversite öğrencileri yürüyordu. Sonra bir polis amcanın copunu çekip ortalığı inleten bir sesle haykırdığını duydum: “Burada devlet var ulan”. Arkasından bir cop sağanağının öğrencilerin üzerine yağdığını gördüm. Öğrencilerin sırtlarına inen copların çıkardığı sesler, ağlama, inleme ve bağırış çağırış birbirine karışıyordu. O gün küçük bir çocuk olarak kafama kazındı. ‘Devlet’ denince, arkadan dayak geliyordu. Bugün 45 yaşındayım, aradan kırk sene geçmiş. Ama bizim devlet bir milim değişmemiş.

Barış süreci ve İran



1 Mayıs günü Al Monitor web sitesinde Wladimir van Wilbenburg’un “İran’ın PKK-Türkiye barış sürecini bozmak için sebepleri var” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Yazıda gerek Wilbenburg’un kendisinin öne sürdüğü tezler ve gerekse görüştüğü insanlardan derlediği görüşler, İran’ın oynayabileceği sabote edici role ilişkin kaygı verici bir tablo ortaya koyuyor. Wilbenburg’un yazısında özetle şu görüşler dile getiriliyor: Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi, İran’ı Kürt sorununu çözememiş bir ülke olarak bölgede yalıtacak. Ayrıca Türkiye’nin bu sorunu çözmesi, Suriye’deki Kürtlerle kurduğu ilişkiyi ve bu ilişki de Kürtlerin Esad rejimi karşısındaki duruşunu değiştirecek. Avrupa Birliği’nin Suriye muhalefetinden petrol satın alma yönündeki beyanı, Kürtlerin ekonomik alanda ön plana çıkacağını gösteriyor. Ayrıca Türkiye’nin Kürtlerle barışması demek, İran’ın içindeki Kürtlerin ve Azerilerin birbirine yakınlaşması demek olacak ki bu da iç dengeleri etkileyecektir. Türkiye’nin Kürtlerle barışması, Türkiye’nin Suriye ve Irak Kürtleriyle de ilişkilerinin gelişmesi demektir ve bütün bu gelişmeler PKK’nın İran kanadı PJAK’ın İran’a karşı verdiği mücadelenin çok daha etkin bir hale gelmesine yol açacaktır. Aslında geçen günlerde Milliyet’te çıkan İran’ın PKK’ya çekilmeme yönünde baskı yaptığı haberi ve PKK’nın önde gelen isimlerinden Duran Kalkan’ın İran’ın barış sürecini sabote edebileceği yönündeki beyanları, hep aynı yönü gösteriyor. Türkiye barış sürecini planlarken İran faktörünü de göz önüne almak ve oradan gelmesi muhtemel provokasyonları da hesaba katmak zorundadır. İran’ın tutumu barış sürecindeki önemli risklerden birisini ortaya koyuyor.