Ermeni diyasporasıyla karşılaşmam

Biz Türkiye'de onların varlıklarından haberdar değildik ama onlar bütün gün bizim hakkımızda konuşuyorlardı.

Bazen bir görüntü, bir cümle, bir ifade veya dolu dolu yaşanan bir gün, koca koca kitaplardan edinemeyeceğiniz perspektifleri, yeni bakış açılarını, derin kavrayışları getirip önünüze koyabiliyor. “Aha” dediğimiz anlar bunlar. Ben Ermeni meselesini yıllar içinde bu tür “Aha”lar ile biraz olsun kavradığımı sanıyorum. İlk “Aha” 1999 yılında Londra’da geldi. Hayatımda ilk kez Ermeni diyasporası ile karşılaştım orada. Dostum Onnik beni Ermeni soykırımı konferansına davet etmişti. Holborn İstasyonu’nun önünde Onnik’in kız arkadaşını beklerken yaşlı bir adam yanımıza yaklaşıp fısıldayarak “Kanlı Türklerin konferans salonunun altına bomba yerleştirdiği söyleniyor” dedi ve çekip gitti. Onnik hemen durumu açıklama gereği duydu: “Ona bakma Orhan, o kaçığın tekidir, akli dengesi yerinde değil.” İlk defa orada anladım, diyaspora Ermenilerinin delisinin bile aklına 1915’in fikri sabit olarak düştüğünü. “Adam Türk olduğumu bilse ne yapardı” diye düşünürken kısa bir süre sonra yanıtını buldum sorumun. Onnik metrodan çıkan birkaç arkadaşına beni “Türk arkadaşım” diye tanıtınca, atılan o gayri ihtiyari çığlıkları unutabilmem mümkün değil... “Ben daha önce bir Türk’le tanışmıştım” dedi kadınlardan birisi, kendince beni rahatlatmaya çalışarak, ama “Türk’ten” uzaydan gelen bir canlı gibi bahsettiğinin farkında olmadan...
Sonra konferans salonuna gittik. Bir İngiliz akademisyen “Türkler aslında iyi insanlardır, ama işte 1915’i kafalarından silip atmışlar deyince” bir izleyici ayağa fırladı ve “Sen neden bahsediyorsun, Türkler insan bile değildir” diye bağırdı. Sonrası çok ilginçti. Topluluğun önde gelen “yaşlılarından” kuvvetli bir itiraz geldi bu genç adama: “Bizim derdimiz, uğradığımız soykırımın tanınmasıdır, Türkleri insanlıktan çıkaran söyleminiz, yeni soykırımlara davetiye çıkarmaktan başka işe yaramaz” dedi bir tanesi. Ben de derin bir nefes alarak “bravo” dedim içimden... Günün sonrası da bir film gibiydi. Onnik’in tanış olduğu bir grupla beraber bir pub’a gittik konferanstan sonra. Kalabalığın arasında mükemmel bir Türkçeyle iki gencin konuştuklarını duydum. Kendimi tanıttığımda çocukların renkleri uçtu yüzlerinden, hemen açıklamaya koyuldular, Londra’da tahsil yapan İstanbullu Ermeniydiler. Bu konferansa “kazara” gelmişlerdi işte. Epey zaman aldı onları rahatlatmam, bir devlet görevlisi olmadığımı, avukat ve insan hakları savunucusu olduğumu onlara açıklamam... Ben onlarla konuşmaya dalmışken bu defa yine mükemmel bir Türkçeyle konuşan yaşlı bir Ermeni yanımıza geldi. Çok küçükken Türkiye’den ayrılmış bu adam. Ama her gün birkaç tane Türkçe gazete okuyormuş. Kendisi çeviri yaparmış Osmanlıca, Türkçe ve Ermeniceden İngilizceye... Ölmeden önce son arzusu, Talat Paşa’nın anılarının Osmanlıca orijinalini bulup İngilizceye çevirmekmiş. Avrupa’nın ortasındaydık işte. Bir çocukluk anısına, o sarı fotoğraflara sarılmış, Türkiye’yle yatıp Türkiye’yle kalkan insanların arasındaydım. Çok çok garip bir duyguydu bu. Biz Türkiye’de onların varlıklarından haberdar değildik ama onlar bütün gün bizim hakkımızda konuşuyorlardı, eskilerde bir yerlerde fena halde takılmış olarak... Sonra Amerikan Ermenisi dostum Onnik, Türk Ermenisi genç ve Kıbrıs Rum kesiminden gelen bir başka Ermeniyle beraber, Lübnan lokantasına gittik. Hepsinin de kökleri Türkiye’de olan biz dört kişi, bu Ortadoğu lokantasında sıcak bir sohbete koyulduk bir süre sonra. Anılar anıları, şakalar şakaları izledi. Dört yabancı olarak oturduğumuz masadan, çocukluğumuzdan beri birbirimizi tanıyormuşuz duygusuyla kalktık. Sanki, anne-babalarımız uzun yıllar önce boşanmış ve biz kardeşleri de birer düşman gibi anlatmışlardı birbirimize. İşte şimdi biz burada ilk defa, etten kemikten, türlü türlü duygulardan müteşekkil birer insan olarak, aracısız olarak birbirimizi tanıyorduk. Her şeyimiz ne kadar da çok benziyordu birbirine... Hepimiz de mest olmuş bir şekilde kalktık masadan, Rum Ermenisi dostumuzun ayağı kaydı lokantanın daracık merdivenlerinden inerken Türkçe “ha si.” çıktı ağzından, “Biz de Türkiye’de ayağımız kayınca tam da böyle deriz” dedim, kahkahalarımız Londra’nın buğulu havasına karıştı. Devam edeceğim...