Hep mağdur, hep haklı: Batsın bu siyaset!

Sürekli olarak kendini ve sadece kendini mağdur olarak gören, daima 'haklı' olan bu insanları görünce insan dehşete düşüyor.

Ölüm piyangosu 6’sı çocuk 7 kişiye çıkmıştı. Yüzlerce yaralı acılar içinde kıvranıyordu. Diyarbakır bir cehenneme dönmüştü o gün. Büyük bir yıkım yaratmak isteyenler 60 kilo A-4 patlayıcıyı özenle arabanın içine doldurmuş ve askeri aracın geçeceğini düşündükleri yolun üzerine yerleştirmişlerdi. Dershanenin önüne koyunca, çocukların da öleceğini biliyorlardı şüphesiz. Ama işte, bir otobüs dolusu askeri öldürürken onlarla beraber gidecek çocukların hesabı tutulmazdı.

Hesap da tutmadı zaten, ölenlerin çoğu çocuktu, yaralananların çoğu da asker. Patlama o kadar şiddetliydi ki, ölenler paramparça oldular. Anneler, babalar çaresiz bir şekilde çocuklarını teşhis etmeye çalışıyorlardı. Ayakkabılarından, kıyafet parçalarından, çocuklarına ait et parçalarını ayırt etmeye çabalıyorlardı.

Patlayan arabanın yakınındakiler parçalara ayrılırken biraz daha ötede duran iki genç, beş metre kadar havalanıp yere çakıldılar. Görkem, kendine gelmeye çalışırken ayağa kalkamadığını fark etti, iki ayağı da kırılmıştı. Dalağı parçalanmıştı, işitme yetisinin bir kısmını kaybetmişti. Ama her şeye rağmen yanında cansız yatan Eren’den daha şanslıydı. Görkem sayısız ameliyat geçirdi; en başarılı ameliyatları artık öğrencisi olduğu Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’ndeki hocası gerçekleştirdi. Yaşasaydı Eren de kankası Görkem gibi, muhtemelen tıp okuyacaktı. Çok başarılı bir öğrenci olduğu için dershane burs vermişti ona. Bomba, tam da o dershanenin önünde buldu Eren’i. 17 yaşındaki bedenini fırlatıp attı boş arsaya.

Annesi, diğer anne-babalar gibi çocuğunun parçalarını binaların damlarından, balkonlarından, çamurlu yollardan toplamadığı, bütün organları yerli yerinde olduğu için Tanrı’ya duacı oldu. Oğlunu son kez koklayabildiği için şanslı addetti kendisini. Ama şüphesiz ki, evladını kaybeden her anne gibi, Ereninin acısı yüreğinin ta dibine oturdu. Bu anne, oğlunu 3 Ocak 2008’de Diyarbakır’daki bombalı saldırıda kaybeden Oya Eronat’tı.

Sırrı Sakık’ın Meclis’te Oya Eronat’a “Acının keyfini yaşayan kadın, sus sen!” diye bağırdığını duyunca ve sonrasında olanlara bakarken şunlar geçti aklımdan:

Bu otuz küsur yıllık savaş, en büyük tahribatı bizim vicdanlarımızda yapmış meğer. Kalp krizinden sonra, kalbin bazı dokuları ölür ya, işte bizim de vicdanlarımızın belli parçaları böyle ölüp gitmiş.

Kendi acılarımıza o kadar gömülmüşüz ki, başkalarının acısını bir kefeye, kendimizinkileri bir kaşka kefeye koyup tartacağız derken kantarın topuzu kaçıp gitmiş elimizden. Yoksa inanın ki, evladını kaybeden bir anneye hiç kimse “Sen şunu şunu kınadın mı” diye sormaya cüret edemez.

Bu kadar uzun süren çatışmalarda, insanların acılarından kendilerine güç ve iktidar devşirenler çatışmanın iki tarafında da muhakkak ki vardır ama asla onlar anneler olamazlar.

Sakık’ın da evlat acısı çektiğini bildiğim için o acıya da vererek, onun sözlerini ve özür dilememek konusundaki ısrarını anlayabilirdim. Ama Sakık’ın sözlerine sahip çıkan, özür dilememesini destekleyen o kadar çok insan var ki.

Sürekli olarak kendini ve sadece kendini mağdur olarak gören, daima ‘haklı’ olan bu insanları görünce insan dehşete düşüyor.
Kendi mağduriyetinden acımasızlık çıkaranlara; kendi mağduriyetinden mutlak haklılık çıkaranlara yazıklar olsun. Cüneyt Özdemir’in dediği gibi, “Batsın bu siyaset”, siyasetiniz batsın!