Köy yakma taburları

Lütfen bu davaları birkaç faille sınırlamayın, ucu nereye gidiyorsa araştırın. JİTEM'in, Özel Harp'in, Susurluk'un kirli işlerle bağlantısını araştırın.

Ensestin yaşandığı bir aile gibi bizim ülkemiz. Herkesin değişen oranlarda bir suç ortaklığı olmadan çocuklara tasallut edilemez bir ailede. Herkes bir şekilde suç ortağı olmadan, evde yapılan orada kalamaz.

On binlerce Kürt Türkiye’nin dört bir tarafına göç ettiğinde komşuları onların neden evlerini bırakıp kendi yaşadıkları yerlere geldiklerini sormadı. Güneydoğu’da askerliklerini yapıp dönenlerin anlattıkları, yanlarında getirdikleri kesilmiş kulaklar; seslerine, yüzlerine sinmiş korkunç şeyler görmüş insanların tınıları, ifadeleri, duymazdan ve görmezden gelindi hep.
Binlerce Kürt köyü yakılırken medya sağır bir duvar gibi yükselip olanların üzerini örtüyordu. Yargı mağdurları duymuyor, failleri görmezden geliyordu.

90’lı yıllarda Türkiye’de yakılan köylerle ilgili olarak ilk defa bir dava açılacak gibi görünüyor. Taraf gazetesinden Bahar Kılıçgedik’in haberine göre 90’lı yıllarda köy yakmakla görevli taburdan bir asker Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Osman Coşkun’a konuşmuş. Köyleri nasıl yaktıklarını teferruatlı bir şekilde anlatmış. Şöyle anlatıyor isminin saklı kalmasını isteyen bu kişi:
“Bizim taburumuza verilen görev köyleri yakmaktı, orada kaldığımız süre içerisinde Hazro, Lice, Hani ve Kulp ilçelerine bağlı yaklaşık 30 köyü yaktık. Köylere girince komutanlarımız askerleri ikişer-üçer kişi olarak evleri yakmakla görevlendiriyordu, evlere girip ‘Dışarı çıkın, yakacağız’ diyorduk.”

Bunun bir cezalandırma yöntemi olduğunu da şu sözlerle ifade ediyor:

“...Köylere girince komutanlarımız askerleri ikişer-üçer kişi olarak evleri yakmakla görevlendiriyordu, evlere girip ‘Dışarı çıkın, yakacağız’ diyorduk, eşyalarını boşaltmak için fırsat vermiyorduk.”
Aradan geçen bunca yıldan sonra çok şükür bizim yargı sistemi kulaklarındaki tıkaçları çıkardı ve bu korkunç uygulamaları soruşturmaya hazır hale geldi. Bugün savcının dinlediği ‘uygulamalar’ uzun yıllar önce, oldukça teferruatlı bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde anlatılmıştı.

AİHM’nin ‘1998 tarihli Selçuk ve Asker/Türkiye kararı’na bakın. 1993 yılında evleri başlarına yıkılan Kürt köylülerinin öyküsü anlatılıyor orada. AİHM, apar topar evlerinden çıkarılan Selçuk ve Asker’in evlerinin yanmasını seyretmek durumunda bırakılmalarının tek başına insanlık dışı bir muamele olduğunu söylüyor. Bu insanlık dışı muameleler tam 20 yıl sonra Türkiye yargısının gözüne görünür bir hale geliyor.
Ben buradan Osman Coşkun gibi, Güneydoğu’da meydana gelen yargısız infazları, köy yakmaları soruşturan savcılara teşekkür etmek istiyorum. Türkiye’nin günbegün değişen ‘gündemi’ içinde yaptıkları işler şu anda takdir edilmese de yarın Türkiye tarihini yazanlar bu soruşturmaların önemini takdir edeceklerdir.

Türkiye bir gün barışa ulaşacaksa bunu ancak geçmişiyle yüzleşerek yapabilecek. Çok önemli bir iş yapıyor bu savcılarımız, bu işi daha da iyi yapmaları için birkaç ricam olacak onlardan:

Lütfen bu davaları birkaç faille sınırlamayın, ucu nereye gidiyorsa araştırın. JİTEM’in, Özel Harp Dairesi’nin, Susurluk’un bütün bu kirli işlerle bağlantısını araştırın ve açığa çıkarın. Mağdurları bu davaların dışında tutarak Ergenekon savcılarının düştüğü hatalara düşmeyin. Mağdurlar, avukatları ve onları destekleyen insan hakları örgütleriyle hem davalarınızı besleyip destekleyin ve hem de toplumsal katarsise katkıda bulunun. Ve son olarak, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının uygulanmayacağını hatırdan çıkarmadan, gidebildiğiniz yere kadar gidin...

Umudumuzu diri tutun...