'Tecavüz adası' ve ödetilecek bedeller

İktidarları, hükümetleri, başbakanları falan değil, somut ve kırılgan insanları korumak zorunda olduğumuzu anlamıyoruz.

Sözün ‘ağırlığını’ o kadar yanlış tartıyoruz ki Türkiye’de, bu terazinin ne bu ülkenin gerçekleriyle ne evrensel standartlarla bir ilgisi var. Devleti, Türklüğü, hükümet başkanını ‘söz’ karşısında korumaya çalışıyoruz. Sanki bir söz onların varlığını, canını tehdit atına sokabilirmiş gibi. Sanki ‘söz’ onları örseleyebilir, varoluşlarını tehdit edebilirmiş gibi. Öte yandan ağızdan çıkan sözlerin, kılıca, palaya, silaha, yumruğa dönüşüp üzerlerine yağdığı insanları çırılçıplak korumasız bırakıyoruz nefret sözleri karşısında.

Gidin 1955 yılının gazetelerine bakın, 6-7 Eylül’den önce gayrimüslimler nasıl şeytanlaştırılmış; onlar hakkında sarf edilen her söz nasıl kor ateşe dönüşüp, evlerini, mağazalarını, kiliselerini dağlamış bir bakın. Sivas’ta 1993 Temmuz ayında basılan yerel gazetelere, dağıtılan broşürlere göz atın; Madımak Oteli’nin çok önceden, içlerindeki kini asit gibi akıtan bu sözlerle ateşe verildiğini göreceksiniz. Boğazları kesilmeden önce, Malatya’da Hıristiyanların ellerinin kollarının, yerel televizyonalardan, gazetelerden ortalığa saçılan nefret sözleriyle nasıl sıkı sıkı bağlandığına bir bakın.

Bunca yaşadığımız acıdan sonra, hâlâ nefret sözlerinin, kurbana doğrulan silahın mermisi, linççileri bir araya getiren tutkal olduğunu görmek istemiyoruz. İktidarları, hükümetleri, başbakanları falan değil, somut ve kırılgan insanları korumak zorunda olduğumuzu anlamıyoruz.
Geçen gün Eyüp Can köşesinde yazdı, ‘Türk işte düşmanın’ diyerek açık açık BDP yönetimini hedef gösteren bir yazıyı Yargıtay dahil bütün mahkemelerimiz ‘ifade hürriyeti’ kapsamında değerlendirmiş. Dava AİHM’ye gidince de Türkiye yine ifade hürriyeti üzerinden savunma yapmış.

Nefrete karşı açık bir körlük var bizim yargıçların gözlerinde. Türklüğe, devlete, başbakana karşı ‘hakareti’ hemencecik gören bu gözler, nefret içinde boğulan, açıkça şiddete çağrıda bulunan sözleri bir türlü göremiyor, tanıyamıyorlar.

Van’da Ahdamar Adası’ndaki kilisenin bir günlüğüne olsun Ermeni vatandaşlarımıza ibadete açılmasını ‘Tecavüz adasında 4. ayin’ başlığıyla haberleştiriyor bir gazete. “İşgal yıllarında bölgedeki Müslüman kadınları Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’na kaçırıp namuslarına leke süren Ermeni çetecilerin torunları, dün Akdamar Kilisesi’nde bu yıl dördüncüsü düzenlenen ayine katıldı” diye yazıyor.
Bir siyasi partinin lideri birkaç gün önce, LGBT’lerin bu partide temsilini kastederek, HDP’ye yönelik olarak “Ruhi hastalık ve bir sapıklık olan eğilimleri veya hastalıkları ‘özgürlük’ adı altında Kürtlere pazarlamaya çalışırlarsa bunun bedelini öderler ve ödeyecekler” diyor.
Bunlar, nefret sözünün, halkın bir bölümünü diğerine karşı kışkırtmanın, şiddet çağrısında bulunmanın kitabi örnekleri. Ama bizim adalet terazisi üzerinde bu sözler kızgın saca değen su gibi buharlaşıp gidiyorlar.

Bizim hukuk sisteminin ‘nefret sözleri’ karşısındaki klasik körlüğünün yanı sıra, bazıları da çıkıp ‘ifade hürriyeti’ adına bu tür sözlerin cezasız kalması gerektiğini savunuyorlar. Diyorlar ki, sadece nefret suçları cezalandırılsın. Sözleri cezalandırmayalım! Bu ülkede her gün kaç tane eşcinselin, travestinin bu tür sözler yüzünden saldırıya uğradığını, cinayete uğradığını görmezlikten geliyorlar. Kaç tane kilisenin bu tür sözlerin ardından saldırıya uğradığını, bütün nefret saldırılarından önce hep böyle sözlerin havada uçuştuğunu görmek istemiyorlar. Evet ifade hürriyetini kısıtlayan her türlü yasal düzenlemeye şüpheyle bakalım, bu tür düzenlemeleri dar yorumlayalım. Ama özellikle kırılgan grupları nefret sözleri karşısında çıplak bırakmanın da ifade hürriyeti adına falan savunulamayacağını da hatırdan çıkarmayalım.
Bizim adalet terazisi sözlerin ağırlığını doğru bir şekilde tartmaya başladığında, demokrasi yönünde önemli bir adım atacağız.