Zaytung, KCK, TMK

Hiyerarşik ve kesintisiz bir ilişki içinde olmayan hiç kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmemesi gerekir.

Mizah sitesi Zaytung geçen günlerde yayımladığı bir ‘haberle’, KCK soruşturmasında gelip dayandığımız trajikomik durumu çok iyi bir şekilde anlatıyordu. Habere göre, adının açıklanmasını istemeyen bir KCK yetkilisi, bitmek bilmeyen gözaltı ve tutuklama dalgaları karşısında şaşkınlığını dile getiriyor ve “Bu arkadaşlar ne ara bize katıldı inanın anlamış değiliz” diyor. ‘Haber’, KCK’nın, üye kayıtları iyi tutulmadığı için kendi içinde soruşturma başlattığı ‘bilgisiyle’ devam ediyor.
Zaytung’un kara mizahla dile getirdiğini, dün Leyla Zana da Hürriyet’e verdiği son derece düşündürücü röportajda tekrar ediyordu. Zana, bizzat kendisinin tanıdığı, örgüt üyesi olmadığı halde KCK’dan tutuklu onlarca kişinin bulunduğunu söylüyordu bu röportajda.
Bazıları KCK’nın siyasi bir hareket olduğunu ve bu nedenle tamamen ceza hukukunun alanının dışında yer alması gerektiğini söylüyorlar. Bizzat Murat Karayılan’ın kendisinin başında olduğunu dile getirdiği bir örgütün bu türden bir tanıma girmesi mümkün değil. KCK tipi bir yapılanma dünyanın neresinde olursa olsun soruşturma ve kovuşturmaya uğrar ve üyeleri tutuklanırdı. Ancak iş, kimin gerçekten bu örgüte ‘üye’ olduğu veya ‘yardım ettiği’ noktasına gelince, çok problemli ve bize özgü bir durum ortaya çıkıyor.
Bizim Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) ne terörün tanımı var ne de hangi kriterlere göre bir kişinin bir örgüte üye olduğunun kabul edileceği açıklanıyor. Bu muğlak hükümlerle herhangi bir toplumsal gösteri hemen ‘terör örgütünün’ propagandasına dönüşebiliyor; alakalı alakasız pek çok kişi örgüt üyesi haline gelebiliyor veya Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı örneklerinde olduğu gibi, kurulması çok zor bağlantılar çerçevesinde insanların ‘örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işlediği’ kabul ediliyor. Belediye başkanları, avukatlar, tıp öğrencileri, gazeteciler ardı arkası kesilmek bilmeyen ‘operasyon dalgalarıyla’ cezaevine konuluyor. Kürt politikacılar yaptıkları konuşmalar sonucunda onlarca yıl hapis cezalarına çarptırılıyorlar. Daha geçen gün Aysel Tuğluk da TMK’dan nasibini aldı ve 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bir politikacının sadece ağzından çıkan sözler nedeniyle bu kadar ciddi hapis cezasına çarptırıldığı bir ülkede demokrasiden bahsedilebilir mi? Alakalı alakasız bir şekilde insanları ‘örgüt üyesi’ yapan bu hukuk sistemi gerçekten terörle mücadele mi ediyor, yoksa yarattığı infial duygusuyla şiddetin yaygınlaşmasına yardım mı ediyor? Tuğluk’a verilen cezayla Türkiye’de siyaset yaparak bir yere ulaşılamayacağını, tek geçer akçenin ‘şiddet kullanmak’ olduğunu söyleyenlerin ekmeğine yağ sürülmüyor mu?
Kürt sorununun çözümü, normalleşme ve ‘şiddet kullananlarla’ gerçekten etkin bir şekilde mücadele edebilmek için Türkiye’nin bir an önce ‘paralel’ bir hukuk sistemi yaratan bu Terörle Mücadele Yasası’ndan kurtulması gerekiyor. Ceza ve Usul yasalarına eklenecek maddelerle, TMK’nın kaldırılmasından doğabilecek ‘boşluk’ çok rahat bir şekilde doldurulabilir.
Silbaştan terörün, örgütün, örgüte üyeliğin, örgüt propagandası yapmanın tarif edilmesi lazım. Hiyerarşik ve kesintisiz bir ilişki içinde olmayan hiç kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmemesi gerekir. Bomba, silah temin etmek gibi somut ve ciddi katkıda bulunmadıkça, hiç kimsenin ‘örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işlediği’ kabul edilmemeli. Açıkça ve somut hedef göstererek şiddet çağrısında bulunmayan hiçbir konuşma suç sayılmamalı. Şiddet kullananlarla siyasi faaliyet yürütenler arasına kalın çizgiler çekilmeli. Aksi takdirde, KCK, Zaytung’un da haberinde anlattığı gibi, hayal etmediği kadar üye sahibi olmaya devam edecek.