Beddua gerçek

İktidar cemaatle ne zaman çatışsa hukuku tamamen çiğneyip her şeyi denetimi altına almaya çalışıyor.

Başbakan İstiklal Savaşı’nı başlattığını ilan etti. Soruşturmada ikinci dalga, emniyet ve jandarmanın, savcının talimatını yerine getirmemesiyle gerçekleşemedi.

Dosya savcıdan alındı. Savcı isyan etti. Başsavcı savcıya kızdı. HSYK savcıyı destekledi. Yeni Adalet Bakanı HSYK’ya kızdı. Danıştay, soruşturmalarda amirlere haber verilmesini isteyen karakuşi düzenlemenin yürütmesini durdurdu.

Maç karşılıklı hamlelerle devam etmekte. Her an yeni bir gelişme oluyor ve dolayısıyla yazılan çizilen hızla eskiyor.
İlk dalgadaki İran bağlantısı ve gerçekleşemeyen ikinci dalgada geçen Yasin El Kadı ismi bu işin basit bir yolsuzluk soruşturmasından daha
kapsamlı bir yerlere gideceğine işaret etmekte.

İki üç müteahhide Başbakanlık talimatı ve bakanlık müdahalesiyle rant sağlamak ve bundan nemalanmak yeterince vahim. Tek başına hükümet düşürür. Fakat henüz tam olarak ne içerdiği belirsiz olan Yasin el Kadı ve İran bağlantıları sadece hükümet düşürmez, rejim sorunu da doğurabilir.

Başbakan’ın İstiklal Savaşı çağrıları da bu kaygının eseri gibi gözükmekte.

Hükümet yanlılarının ileri sürdükleri tez şu: Erdoğan’ı indirmek isteyen uluslararası odaklar -ki bu İsrail, Neo-conlar, baronlar vs. gibi belirsiz bir ittifak- cemaatle işbirliği yaptı. ‘Millici’ Erdoğan’ı uluslararası finans baronları hedef seçti. O da haliyle hemen Samsun’a çıktı, sonra mazlum milletlerden Pakistan’a uğradı ve iyi bir ‘millici’ olarak İstiklal Savaşı’na başladı.

Cemaatspor’un ana tezi ise yolsuzluk yapıldığı, kahraman savcıların buna karşı hukuki yollara başvurduğu ancak hükümetin müdahalelerle kendini korumaya almaya çalıştığı.

Cemaatle irtibatlı olduğu söylenen polis ve savcılar bugüne kadar birçok siyasi önemi büyük davanın mimarlığını yaptı. Bu davalarda
hükümet ile dayanışma içindeydiler.

Usulsüzlükler, oynanan deliller, medyadaki organize kara propaganda, savunmanın sesinin boğulması iki tarafın da çok umurunda değildi. İktidar kanadı İlker Başbuğ’un tutuklanmasıyla biraz rahatsız olmuş gibi gözükse de fazla itiraz etmedi.

Ancak cemaat kendisini doğrudan hedef aldığında iktidar hep aceleyle sert tedbirler aldı. Meşhur MİT krizinde, Başbakan’ın görevlendirdiği herkesi koruma altına alacak bir yasal düzenleme getirildi. Bence açıkça anayasaya aykırıydı ancak Anayasa Mahkemesi o fikirde değildi.
Bu defa ise çaycısına kadar polis teşkilatında tasfiyeye başvuruldu. Danıştay’ın yürütmesini durdurduğu tuhaf “Beni soruşturuyorsan bana
söyle” yönetmeliği çıkarıldı. Yeni gelen polis ise savcıya kazan kaldırdı.

Cemaatin halis duygularla ya da temiz toplum özlemiyle hareket etmediği aşikâr. Fakat iktidar cemaatle ne zaman çatışsa hukuku tamamen çiğneyip her şeyi denetimi altına almaya çalışan bir refleks gösteriyor.

Neticede kazananına göre cemaatin ya da iktidarın polis devletine doğru bir gidişat bu.

Ekonominin de çökmeye başlamasıyla daha otoriter ve boğucu bir yönetime doğru ilerlemekteyiz.
Yargı ve polis büyük ölçüde hesap sorulması güç bir cemaat yapısının kontrolündeyse ve hükümetin buna karşı aldığı tedbir yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmaksa bu kavgadan halkın kazançlı çıkması kolay değil.

Rıza Sarraf’ın bavulla kitap hediye etmiş olabileceğini ileri süren bir Başbakanımız var.

Bir cemaatten talimat aldığı ileri sürülen polis ve savcılarımız var.

Gülen’in bedduaları çoktan gerçekleşmiş aslında.

Adalet evlerimize çoktan ateş salınmış.