Dayağımız cennetten, demokrasimiz zıvanadan çıkmadır

Üniversite çalışanları! Zinhar kapınıza 'insan, toplum, doğa yararına üniversite' isteyen afişler asmayınız.

Bir ifade özgürlüğü, bir ifade özgürlüğü ki sormayın. Konuşan Türkiye!

Gazete köşelerinde, televizyon programlarında, âkil insan toplantılarında.

Kim ağzını açsa efendim demokrasi, beyim insan hakları, çoğulculuk cancağızım çoğulculuk.

Dillere pelesenk kavramların uygulamada başka şeylere dönüşmesi memleketimizde kimseyi şaşırtmaz.

İşte bu demokrasinin, çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün en çok yaşanması gereken yerler nereleridir? Üniversitelerdir değil mi?

Ordu Üniversitesi’nde yedi öğretim görevlisi, kapılarına Eğitim-Sen’in bir afişini astıklarında ne oldu? Haklarında soruşturma açıldı. Ne mi yazıyordu afişte? “İnsan, toplum, doğa yararına bir üniversite istiyoruz.”

Afişler, ‘izinsiz afiş’ diyerek sökülüp atıldı, öğretim üyeleri ise soruşturuluyor. Yine aynı üniversiteden bir öğretim üyesi, Ankara’da bir panelde YÖK aleyhine görüşlerini sundu.

Ne mi oldu? Üniversitesinden uyarı cezası aldı. Dediler ki YÖK hakkındaki görüşlerini YÖK’ün resmi toplantılarında söyle. Öyle aklına esen yerde konuşma. Demokrasinin özü gibi bir gerekçe gösterdi Ordu Üniversitesi: “Adı geçen öğretim üyesinin formel toplantılarda ve ortamlarda görüş bildirmeyip informel toplantılarda ve ortamlarda görüş bildirmek istemesi ne derece doğrudur?”

Sorarım size, ne derece doğrudur hakikaten? Şöyle formel formel konuşmak varken...

20 Mart günü İstanbul Üniversitesi’nde üç öğretim üyesi öğle yemeğinden sonra yemekhaneden çıkıyordu. Bir grup ülkücü öğrencinin sol görüşlü öğrencilere saldırdığını gördüler. Daha sonra Çevik Kuvvet devreye girdi. Solcu öğrencileri yerlerde sürüklemeye ve dövmeye başladılar. İki öğrenciyi yemekhanedeki bir odaya çektiler.

Öğretim üyeleri ve idari personelden üç kişi öğrencilerini korumaya çalıştı. Dövmeyin, yapmayın dediler. Zaten 30-40 kişiye karşı 6 kişi, başka bir şey yapmak akıllarına dahi gelmedi.

Solcu öğrenciler dövüle dövüle gözaltına alındı. Ülkücü öğrenciler ise kendilerini kibarca davet eden polislere eşlik ettiler.

Bir hafta sonra bu 6 üniversite personeline ‘rektörlük’ten bir yazı tebliğ edildi. Savcılık ‘görevi yaptırmamak için müdahale’ ve ‘hakaret’ suçlamasıyla haklarında soruşturma açmıştı.

Savcılığın soruşturma için üniversite yönetiminden izin alması gerekiyordu. Almamışlardı, üniversite yönetimi de soruşturma izni vermeden belgeyi tebliğ ederek bir çeşit posta servisi gibi çalışmıştı.

Sonra bir de gördüler ki haklarında ‘firari şüpheli’ olarak yakalama emri çıkıvermiş.

Oysa önce şüpheli sıfatıyla çağırırsın, olmadı zorla getirme kararı alırsın, yine getiremezsen hâkimden yakalama emri çıkartırsın.

Ne hâkim kararı var, ne daha önce çağırmak var, ne soruşturma izni istemek var.

Onun yerine öğrencileri dövülmesin diye uğraşan üniversite çalışanlarını bir hafta içinde hemencecik ‘firari’ ilan etmek var.

Yard. Doç. Dr. Erhan Keleşoğlu, Yard. Doç. Dr. Barış Altaylıgil, Araş. Gör. Ferda Karagöz ve üniversitede idari personel olarak çalışan Gültan Ergün, Aykut Arslan ve Hüseyin Yılmaz, ileri demokrasi ve hukukun nimetlerini tatmakta şu aralar.

Üniversite çalışanları! Zinhar kapınıza ‘insan, toplum, doğa yararına üniversite’ isteyen afişler asmayınız, resmisi dururken gayriresmi panellerde konuşmayınız ve en önemlisi bırakın öğrencileriniz dayak yesin.

Yoksa Allah muhafaza, her gün gittiğiniz işyerinizde kendinizi firari şüpheli olarak bulabilirsiniz.

Bırakınız afişleri yırtsınlar, bırakınız dayak atsınlar. Ne de olsa dayağımız cennetten, demokrasimiz zıvanadan çıkmadır.