Diyarbakır meydanı nereye bakıyor?

Bugünden 2015 cumhurbaşkanlığı seçimine kadar Türkiye, kurulduğundan bu yana en büyük değişimi yaşayacağa benziyor.

Kabul etmek gerekir ki Erdoğan birçok kişiyi ters köşeye yatırdı. AKP’nin uzun süre devam ettirdiği sert milliyetçi tavır sebebiyle bugün gelinen aşamayı tahmin etmek pek mümkün değildi.

KCK operasyonları, tutuklu milletvekilleri, ısrarla tutturulan Zerdüştlük karşıtı söylem, idam cezasının durduk yere gündeme getirilmesi, açık grevleri sırasındaki vurdumduymaz tavır vs vs.

Bütün bunlar AKP’nin başkanlık rejimi için gerekli halk desteğini özellikle MHP’nin milliyetçi oylarını kendi oylarına ekleyerek elde etmeyi amaçladığını gösteriyordu.

Geçmişte birçok defa gerek Erdoğan’ın gerekse Arınç’ın PKK ile görüşüldüğünü reddetmesi ve müzakere yürütüldüğünü ileri sürenleri ‘şerefsizlikle’ suçlaması da dümenin tamamen milliyetçi-muhafazakâr bir blokun desteğine kırıldığına işaret ediyordu.

Ancak Osmanlı’da oyun çoktur ve Kemal Tahir romanlarında hep geçtiği üzere Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer.

Siyasettir neticede ve bu memleketin en önemli sorunlarından biri halledilecekse iktidarı ilkesiz davranmakla suçlamanın manası yok.
Kürt siyasi hareketine “istediklerinizi almanızın karşılığında Erdoğan’a otoriter bir başkanlık rejimi hediye edeceksiniz” diye serzenişte bulunmanın da manası yok. Manası olsa dahi pratikte bir faydası yok.

Kürt siyasi hareketinin memleketin genel demokrasi sorunundan soyut bir şekilde hak elde edemeyeceği, etse dahi bu hakların kâğıt üzerinde kalacağını bilecek kadar tecrübesi vardır. 1970 senesinde Irak’ta kâğıt üzerinde elde edilen bölgesel özerkliğin, antidemokratik bir tek parti rejimi tarafından nasıl başlamadan kaybedildiğini herhalde onlara akıl verenlerden daha iyi hatırlayacaklardır.

Irak Kürdistanı denize kıyısı olmadığı için tek başına ayakta durması zor bir siyasi oluşum. Bu nedenle Türkiye’nin desteğini arzu etmesi çok anlaşılır. Türkiye’nin de Irak Kürdistanı’na sırtını dönmesi halinde Kürt meselesinin dallanıp budaklanacağını ve büyük bir enerji pastasını kaybedeceğini öngördüğünü düşünebiliriz.

Davutoğlu, Stratejik Derinlik kitabını kaleme aldığı zaman Irak Kürdistanı’nın bölge ülkelerinden birinin desteğine ihtiyacı olduğunu söylemekteydi. Irak Kürdistanı Başbakanı Neçirvan Barzani’nin Time dergisine “Türkiye bizim umut kapımız, bu kapı kapanırsa Bağdat’a teslim oluruz” demesi bu söyleme paralel.

Öcalan ise 2009 senesinde Irak Kürdistanı’nın bütün komşularıyla düşmanca ilişkileri olan bir ‘ulus-devletçik’ olmasının bir Batı projesi olduğunu ve kendisinin buna karşı durduğunu söylemişti.

Öcalan’ın Diyarbakır meydanında yapılan konuşmada okunan şu çağrısı zannederim konunun en önemli bölümü:

“Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir ‘Milli Dayanışma ve Barış Konferansı’ temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.”

Çağrı Irak ve Suriye’nin bütününe değil Misak-ı Milli’nin dışında kalmış olanlarına yönelik.

Bugünden 2015 cumhurbaşkanlığı seçimine kadar Türkiye, kurulduğundan bu yana en büyük değişimi yaşayacağa benziyor.

Umut ve korkunun, demokrasi özlemiyle otoriterlik hayaletinin iç içe geçtiği, barışla savaşın birbirine çok da uzak olmadığı bir dönem.
İsrail’in özrünün asla denklem dışında olmadığı bir dönem.

Kimsenin artık AB yolu Diyarbakır’dan geçer demediği, genişletilmiş Misak-ı Milli’ye Diyarbakır meydanından bakıldığı yeni bir dönem.