Şehitler ölmez, babalar ölür

Kürt meselesinin çözümünün hukuki altyapısının şeffaflık içerisinde ve soğukkanlılıkla ele alınması elzem.

İmralı ile müzakerelerin başlayacağına yönelik işaretler ve bu sebeple doğan umutlu hava 2013’ün en azından şimdilik iyi başlamasına yol açtı. Ölen bir Türk ya da Kürt gencinin bütün Kürtlük ve Türklük davasından daha önemli olduğunu düşünenlerdenim. Yoksul Kürt ve Türk gençlerinin birbirlerini öldürmek yerine ortak sınıfsal ve kültürel çıkarlarını tespit edip, beraber yaşamanın da ötesinde beraber mücadele edecekleri bir siyaset ortamının özlemini duymamak elde mi?

Ucuz milliyetçilikten beslenen, güvenlik ve şiddet dilinin, dolayısıyla gencecik insanların bedenlerinin arkasına sığınarak yapılan yüksek ya da toplumsal siyasetin götüreceği tek yerin bir bataklık olduğu da ortada.

Babası 1980’de PKK tarafından öldürülen askerlerden biri olan yakın bir arkadaşımın bayrak asma furyası sırasında yazdıklarını hiç unutamadım:

“Komşularım, ayıplayan gözlerle bakıyorlar, balkonuma bayrak asmadığım için. Bilmiyorlar ki ben evdeki Türk bayrağını dükkândan parayla ya da bir gazeteden promosyon olarak almadım; babamın tabutundan verdiler bize. Nasıl asayım o bayrağı? Hem benim acımı kaç metrekarelik bayrak, kaç kişilik yürüyüş ya da ne kadar hamasi nutuk azaltabilir?”

Şöyle devam ediyordu yazdıklarına:

“Eğer bölünmeyecekse bu ülke, silahla değil; konuşarak, birbirimizi anlamaya çalışarak, siyasetle olacak ancak.”
Eğer arkadaşım “Şehitler ölmez, babalar ölür” diyerek kine kapılmadan bu meselenin konuşarak ve siyasetle çözülmesi gerektiğini söylüyorsa siyasi aktörlerin bir bahanesi olamaz. Babasını çocukken kaybetmiş bir asker çocuğunun “Artık göremiyorum bütün bu kanın neden aktığını” demesi müzakere zamanının çoktan geldiğini de göstermekte.

Bunlar elbette işin duygusal kısmı. Ancak işin duygusal kısmı da en az akli kısmı kadar önemli. Toprak, kimlik, kan, silah ve şiddetle örülü bu hikâyenin yarattığı duygusal ortam dikkate alınmayacak gibi değil.

Erdoğan’ın açlık grevleri ve idam cezası hakkında defalarca yaptığı açıklamalarda kullandığı sert milliyetçi dilden sonra müzakere aşamasına gelinmesi çok beklenen bir hal değildi. Başbakan’ın müzakerelere girişmek için meşruiyet sağlamak için mi böyle bir dil kullandığı yoksa siyaset yapma tarzına gündelik kaygılar ve tutarsızlığın mı hâkim olduğu tartışılır. Ancak bunu şimdi tartışmanın anlamı yok.

Kürt meselesinin çözümünün hukuki altyapısının şeffaflık içerisinde ve soğukkanlılıkla ele alınması elzem. Silah bırakma, bunun takvimi gibi konuların ayrıntılarının kamuoyuyla paylaşılmaması anlaşılır. Ancak meselenin çözümüne ilişkin yapılacak anayasal ve yasal düzenlemelerin tartışma yeri İmralı ile sınırlı olmamalı ve esas siyasi müzakere Meclis’te gerçekleştirilmeli. Bunun için de BDP üzerindeki hukuki ve siyasi izolasyonun kaldırılması şart. CHP’nin AKP’ye kredi açıyoruz demesi de şüphesiz meselenin çözümü açısından çok umut verici. Erdoğan’ın bu açıklamaya sert tepki göstermesi ise eğer bir müzakere süreci başlayacaksa bu süreç içerisinde ilk başta Erdoğan’ın söylediklerine azami özen göstermesi gerektiğini gösteriyor.

Bu dönemde devlet içerisinde örgütlü, müzakere karşıtı kesimleri ve onlarla dirsek temasındakileri yakından ve bilinçle izlemek şart. Her tür dezenformasyona ve kışkırtmaya açık bir yola giriliyor. Buna mahal vermemek herkesin görevi.

Arkadaşım babasının öldürüldüğü yaştan daha büyük bir adam şimdi. Onun çocuklarını barış içinde büyütmesini sağlamak da herkesin görevi.