Suriye'ye dokunan yanar

Bombalamanın faili kim olursa olsun ortada olan bir hakikat var. Milli güvenlik bahanesiyle bir sis perdesi altında yürüyor her şey.

Bize kimse hiçbir şey anlatmaz. Suriye meselesinde olan biten budur. Ne zaman Suriye’ye ilişkin kritik bir gelişme olsa en temel soruların cevap yerine bizzat Başbakan’ın azarı ile karşılanması başka nasıl izah edilebilir?

Uludere konusunda da aynı tavır yok mu? Uludere’nin üzerinden ne kadar zaman geçti? İlaç için bir sorumlu dahi bulunmadı. Ne olup bittiğini sorgulayanlara ise neredeyse vatan haini muamelesi yapıldı. İşin fena kısmı ise bu saçma ve tuhaf tavra herkesin alışması.
Düşen RF-4 uçağı hikâyesinde de benzer bir süreç işlemedi mi? Bu köşe de dahil olmak üzere az sayıda yerden uçak orada ne yapıyordu diye sorular yöneltildi. Uçağın Suriye hava sahasını hangi amaçla gergin bir dönemde beş dakika boyunca ihlal ettiği soruldu. Aldık cevabımızı, oturduk.

Erdoğan, kimimizi ‘kalemimizi satmakla’, kimimizi ise ‘bu ülkenin evladı’ olmamakla itham etti. Eskiden o çok şikâyet ettiği ‘askeri vesayet’in dilini bir köhne kırbaç gibi şaklattı.

Burada kalmadı. Düşen uçaktaki pilotların aileleri adına avukatları MİT ve Hava Kuvvetleri Komutanı hakkında suç duyurusunda bulundu. Ne diyordu ailelerin avukatı: “Bu görevde bir gariplik var. Uçağın neden oraya gittiği, nasıl düştüğü, sonuçları, ilgili kuruluşlar tarafından net bir şekilde ifade edilemiyor.”

Ne oldu? Basit. MİT düşen uçakta ölen pilotların aileleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Neyle suçladı ailelerin avukatını kendisinin soruşturulması Başbakan’ın izin zırhıyla engellenen MİT? Şöyle suçladı: “Planlı bir psikolojik harekâtın parçası olarak davranmak.”

Sonra Apaydın kampı meselesi geldi çattı. Kampı bazı milletvekillerinin ziyaret etmesi engellendi. Neden diye sorulduğunda Dışişleri Bakanı bazı kanun ve yönetmeliklerden söz etti. Açtık baktık o kanuna ve yönetmeliklere. Askeri kamplarda sivil olmaz diyordu yönetmeliğin maddeleri. Askeri kampa giriş iznini Genelkurmay Başkanlığı verir diyordu. Kampta askerlerle karışık 2000’in üzerinde sivil vardı ve ziyaret izinlerini sivil bir kampmış gibi valilik veriyordu. Dahası İnsan Hakları Komisyonu, Apaydın kampını ziyaret etmek için yönetmelikte öngörüldüğünün aksine yabancı bir teşkilatmış gibi Dışişleri Bakanlığı’na başvuruyordu. Başbakan televizyonda gazetecilere “İnsan Hakları Komisyonu Apaydın’ı ziyaret etti, bir sorun yok” dediği ve komisyonun raporunu gösterdiği zaman o raporda aslında Apaydın’ın ziyaret edilmediği sorgulanmıyordu. Kamp ancak bir hafta -belli ki bütün aksaklıklar düzeltildikten- sonra ziyarete açılıveriyordu. Ne oluyor diye soranlar bir sessiz duvara çarpıyordu.

Çocuklarımız neden öldü diye soran ailelerin avukatına layık görülen muamele ortadayken kim ne sormaya cesaret edebilir?

O sebeple BBC Suriyeli muhaliflerin Türkiye’de bomba imal ettiğini ispatlayan bir haber yaptığında ses çıkmadı. O nedenle bomba imalathanelerinin patladığını ileri süren CHP milletvekilini dinleyen olmadı.

Uçak orada ne yapıyordu? Apaydın kampında neler oldu? Türkiye’de bomba imalathanelerine kim göz yumuyordu?

Bu sorulara cevap bulunamayınca Cilvegözü’ndeki patlamaya ilişkin sorular da havada kalacaktır.

Patlamanın olduğu bölge ve gerisinde Özgür Suriye Ordusu ve Nusra arasındaki çekişme. Ulusal Suriye Konseyi’nin patlamanın kendisini hedef aldığını söylemesi. Esad yanlılarının gözdağı. İhtimaller çok.

Ancak bombalamanın faili kim olursa olsun ortada olan bir hakikat var. Milli güvenlik bahanesiyle bir sis perdesi altında yürüyor her şey.

Perde o kadar yoğun ki ‘milli güvenliği’ aslında kimin tehlikeye düşürdüğünü sormak bile mümkün değil.

O sebeple gelin biz THY’nin üniformalarını tartışalım.