Voltaire'e gel Voltaire'e

Ne Soner Yalçın bir basın özgürlüğü kahramanıdır ne de Erdoğan ve onun savcıları devletin derinliklerini temizleyen kahramanlardır.

Oh o ne güzel fay hattı. Şimdi bu fay hatları çeşit çeşit. Kuzey Anadolusu var, San Franciscosu var, taa Japonya’dan-Kobe’den vuranı var, hatta milli birlik ve beraberliğimize zarar gelmeyecekse söyleyeyim, Erivan’ı darmadağın edeni de var.
Jeolojinin uzmanlık alanı dışında da faylar var. Siyasette ve matbuatta gün aşırı kayar, kaynaşır, depreşir. Dikkat etmeyenin hemen fark etmesi zor. Öyle bela bir sismik faaliyet.
Bu sismik faaliyetler bazen hiç ilgisiz konularda su yüzüne çıkıverir.
Soner Yalçın ve arkadaşlarının tutuklanmasıyla da öyle oldu. Konu hakkında üzerime vazifeymiş gibi yazmış bulundum. Yazmamın esbab-ı mucibesi ise mevzuu kalemine dolayan bazı gayretkeşlerin Soner Yalçın hakkındaki şahsi fikirlerini tutuklama sebebi zannetmeleriydi.
Bu zan ile kendilerinden memnun “O da öyle yazılar yazarak bunları hak etmişti, zaten yazdıklarını sevmezdik” yollu, iktidara adresli mektup pulu yalayışları mide bulandırıcıydı. 

Matbuat merhaba
Daha net ifade etmek gerekirse, şahsi görüşlerini insanların tutuklanması için yeter ve gerek sebep görenlere, gözaltı, tutuklama ya da ceza infazı için bundan daha fazlasına ihtiyaç olduğunu hatırlatmak ana amaçtı. En azından ben bu sebeple konu hakkında yazmıştım.
Çok geçmedi ki bunun yeterli olmadığını matbuatın abileri, ablaları ve nehir kenarı sakinleri açıkladı.
Soner Yalçın hakkında konuşacaksak Soner Yalçın hakkında konuşmamalıydık. Sadece efendi gibi onu savunmakla yetinmeliydik.
Amma velakin sorun Yalçın’ı savunmak ya da savunmamak değil. Sorun ‘ama’ diyerek tutuklama kararına karşı çıkmadaki tezat da değil.
Sorun şudur ve çok sarihtir. Sorun, birtakım insanların “Soner Yalçın şöyle kötüdür, böyle fenadır, o zaman tutuklanması normaldir” diye akıl yürütmesidir. Bu hukuken tutuklama nedeni değildir.
Bir insanı beğenip beğenmemek, sevip sevmemek bir tutuklama nedeni değildir.
Bütün bu hikâyede asıl rahatsız etmesi gereken de gayretkeşlerin şahsi kanaatlerini hukuki anlamda delil olarak piyasaya sürmesidir.
Asıl mücadele edilmesi gereken bu ilkesel sorunken, Soner Yalçın kayıtsız şartsız savunulmuyor diye sübjektif vicdanın korunaklı muhafazasına sarılmak da, korku siyaseti üzerine çeşitlemeler yapmak da çıkar yol değil.
Neticede Soner Yalçın’a kayıtsız şartsız destek veren CHP lideri Kılıçdaroğlu ya da Yalçın’ın gazetecilik dışında bir fiili sebebiyle tutuklandığını söyleyecek kadar hâlâ yazılmamış iddianameye hâkim olan Başbakan Erdoğan değiliz.
Ne Kılıçdaroğlu’nun sahip çıkması ne de Erdoğan’ın savcı çıraklığı bu olayı aydınlatır.
Kılıçdaroğlu’nun Yalçın’a sahip çıkmasını haklı çıkaracak delillere sahip değiliz. Erdoğan’ın aksine, iddianamenin içeriğini de bilmiyoruz.
Dolayısıyla elde somut delil yokken mahkûm etmek ya da beraat ettirmek çok manalı değildir. 

Kahraman derken
Soner Yalçın hakkında itirazları dile getirmek, Soner Yalçın’ın tutuklama kararını gayretkeş hazır kabullerle kutlayan, şahsi kanaatlerini savcılık iddianamesi sanan zevatı eleştirmeye halel getirmez.
Ne Yalçın bir basın özgürlüğü kahramanıdır ne de Erdoğan ve onun savcıları devletin derinliklerini temizleyen kahramanlardır.
Bir kişi hakkındaki şahsi fikirlerini tutuklama sebebi olarak görenlere karşı vereceğiniz mücadeleyi, neden onun bu sebeplerle tutuklanmasına karşı çıkıp aynı zamanda onu eleştirenlere veriyorsunuz?
Siz asıl kimden ve neden, ne şartlarda ve ne zaman korkuyorsunuz?
Sallanan hepimizin fayıdır, fay üzerinde tahakküm kurmanın manası yok.
Belki de boşuna tabii buraya yazdığım. Neticede neredeyse her köşe yazarının “Söylediklerinize katılmıyorum, ama bunu savunmanız için hayatımı verebilirim” sözünün Voltaire’e ait olduğunu sandığı bir memlekette yaşıyoruz.
Nüanslara özen ne haddimize.

.