Adalama

Şöyle bir durum düşün ey okur: Bu satırların yazarı (köşecisi?) bir adada mahsur kalmış. Adaya gazeteler 10.30 vapuruyla geliyor. Yegâne gazetecinin önünde kuyruk oluşuyor.

Şöyle bir durum düşün ey okur:
Bu satırların yazarı (köşecisi?) bir adada mahsur kalmış. Adaya gazeteler 10.30 vapuruyla geliyor. Yegâne gazetecinin önünde kuyruk oluşuyor.
Yani vapurdan gazetelerin inmesi, kuyruk; köşecinin gazetelere ulaşması temiz bir 11'i bulur.
Tamam 11'de ulaştı gazetelere, diyelim bakıp bir netice çıkarması da, aldı mı bir saat?
Alsın.
Ancak, bu satırların satırlayıcısının 12 vapuruna bindiği gibi, demek ki pek de mahsur kalmadığı bu adadan uzaklaşması ve süratle yol alarak 15.30'da başka bir vapuru enselemesi gerekiyor.
Bu koşullar altında gazeteydi/mazeteydi/neticeydi/meticeydi takılmadan, kırmızı beyaz kareli (ona damalı da denir) masanın başına çökülüp bu 'ot/et/koyun/kurt sandalda nasıl karşıya geçerler' satırlar kaleme alınıyor.
Böyle son zamanlarda Türk basıncılığında pıtraklanmış bir BOŞ YAZANLAR ekolü var, biliyorsunuz.
Emin Çölaşan pazar günkü 'Tatile çıkıyorum/ama tatile çıkarken gelenekselleştiği üzre hiçbirinizi kandırmıyorum' yazısında mesela bu konuyu öylesine veciz işlemişti ki.
"Biz iki tık tık bir şık şık yazan köşe yazarlarından değiliz" demişti. "Nedir o: bir Nasreddin Hoca, iki Laz fıkrası, bir adet günü yazısı, iki sevgili-yok öyle."
Önümde yazısı durmuyor, noktası virgülüne değil, ama 3 aşağı 8 yukarı işte böyle diyordu.
'Adet Günü' diye bir terimin ben mesela tarihin ve Orta Anadolu'nun derinliklerinde kaybolup gittiğini sanıyordum. Meğer hâlâ bazı dimağlarda dimağlanıyormuş.
O İSE: Ofisinde çayını içermiş, telefonlara çıkarmış, misafirlerini ağırlar, aslanlar gibi araştırmacı gazeteciliğini yaparmış.
Tatile giderken de böyle hesabını şakır şakır okuruna verir (11 aydır bir gün bile durmamış, durdurulamamış) ancak bu sarihlik, bu şeffaflık,
bu mertlikle...
İki şık şık bir tık tık - mıydı, neydi? Ben muhtelif aralıklarla bu şık delikanlı tasvire bütün gün güldüm. (Şık şık tık tık ekolünden oluyor olmanın suçluluğu da sarmallanmıştır denilse -denilebilir yani.)
Burda çaycı kardeş gelip, 'Bi şey alır mıydınız?' diye sormuyor, daha doldurmam gereken bir buçuk sayfam var. Şimdi size bir Laz fıkrası
ey okur! Elimde Roland Barthes'ın 'Ara Yollar'ı var. (Kaf Yayınları) 'İncidents' kelimesi nasıl olur da Türkçeye 'Ara Yollar' diye kazandırılır, bu beni dalgalarca aşar.
Barthes'tan alıntılar silsilesiyle bugünkü yazımı geçiştirmeyi düşünmedim de değil. Ama öyle bozuluyorum ki köşelerini onun/bunun alıntıları, şiirleriyle döşeyenlere. Sizde bu kızgınlığı yaratmaktan imtina ettim ey okur.
Bir de bu 'İncidents' 68-69'da Fas'ta kaleme alınmış. Sık sık Barthes'ın Arap çocukları üstüne o aman ne mesafeli/şık/seçkin/keskin gözlemeleri filan yer alıyor ki, benim kalbim sıkışıyor bunları okurken.
Paralı Batılı adam -ister feylezof olsun, ister masör- yoksul ülke çocuklarını para karşılığında düzüyor netice itibarıyla. Benim ruhumu bu
kadar daraltan bi şey yok hayatta.
Çocuklara, ergenlere yapılan zulüm (eşitliğin olmadığı yerde zulüm vardır), hangi kâğıtla ambalajlanırsa ambalajlansın, ben o 'hazzın' güzelliğini yudumlayamıyorum.
'İçimde ölmek istemeyen bir misyoner var' desem, yeterince açıklayıcı olur mu?
Ama kendimi beş yıl sonra, 10 yıl sonra çocuk tacizcilerinin evini basıp, lastik çizmelerim ayağımda -boktan bi durum zira- o çocukları kurtarıp götürürken düşlüyorum, giderek sıklaşan aralıklarla.
Tacizcilere pata küte girişiyorum ki, evet saldırganlık güdülerim dizginlenmeye müsait bir seviyede değil şimdilik.
Misyonerlik çok Hıristiyanlıkla alakalı bir kurum ve durum aslında. İslamiyet'te misyonerlik olmamasıyla pek bir iftihar eder kimi Müslümanlar.
Fethullah Gülen hareketi, çok misyonerce mesela.
Yani postmodern İslamiyet de, misyonerliğe kayıyor.
İster istemez.
Ki istesinler, misyonerler sinir bozmakla birlikte (hani o boyunlarını büküp melül mahzun gözlerinize bakışları, manamanamana: oysa bir katalogtan beslenir hemen her çeşidi, prefabrik bir ruh, bilgi, görgü; ısrarla vehmedilen derinlik -nerde, nerde?) olsun -olmalarında bir sakınca yok.
Adanmışlık var işin içinde. Kendi Ben'inden çıkmaya muvaffak olmuştur, olmamıştır (yüzde 90 olmamıştır) bir çaba var, bir iyi niyet, bir temenni -iyiliğe, güzelliğe, başkasına dair.
Yazı hangi kıvrımlardan dolandı da buralara vardı? Bunu işte her ikimiz de tam bilemeyeceğiz ey okur. Neden bilelim ki? diyerek yine ruhsal ruhsal bitiriyoruz.
'Ruh'sallaşıyor insan zaten yaş aldıkça. Hem de kalınlaşıyor.