Annecim! Türkiye nereye gidiyor?

Son zamanlarda hep başlıktaki gibi 1 Korku Nidası olarak 'Annecim!' eşliğinde düşünmekte olduğumdan yurdumuzun durumunu, nerden çıktı bu iyi aile kızı (Korku) Nidası DA demedim değil.

Son zamanlarda hep başlıktaki gibi 1 Korku Nidası olarak 'Annecim!' eşliğinde düşünmekte olduğumdan yurdumuzun durumunu, nerden çıktı bu iyi aile kızı (Korku) Nidası DA demedim değil. Zira muhtemelen anne olan herkesin geçmişinde olduğu üzre, benim de 'Annecim' lafıyla bir alıp veremediğim var. (Annelik, tam da budur herhalde: en baştan verip de alamamayı kabullenme/hatta beğenme/kutsama halidir.)
Kızım küçükken birden kendimi; 'böyle' bir kelimenin terminolojimde olduğunu bilmeden/bilmezken; çok da banal bir bağlam(lar) dizininde habire kullanırken buluverdim.
"Hadi Annecim, bu meyveleri bitirelim."
"Hadi Annecim, denizden çık artık."
"Hadi Annecim, dişlerimizi fırçalayalım."
Evet! Oldukça 'banal'; ama küçük kızına 'Annecim' diye hitap ederken yakalıyorsun (suçüstü) kendini. Patetik ve fakat gönülalıcı; zira onun sana TAM DA o şekilde yani 'Annecim' diye hitap etmesini istiyorsun. Yalınkat bir 'Anne'yle değil. Bir nevi Dilek Çeşmesi Hali, hallerden yani.
Hayatta birisi tarafından söylenmesini habire, en çok arzu ettiğin hitap biçimini aynı zamanda bir korku ünlemi olarak kullanıyor olman, evet, ne yalan söyleyeyim örseleyici. Ama yine de elimde değil! Ne zaman uzun vadeli rahatsız edicilikte bir durumu düşüne yazsam 'Annecim!'lemeden edemiyorum böyle sonunda ünlemiyle filan.
Şimdi gelelim kaygımızı nasıl ifade ettiğimizden (en nihayet!) kaygımızın dip kare bucak mahzenlerine.
Bu kadar mı berbat(h) vaziyetlerdeydik de, su yüzüne çıkmadan etmeden; şimdi meğer bu meydan büyüklüğünde göller canavar kaynıyormuş, hepsi birden çıkıverdiler ortaya ve dehşet içinde kalmamız icap ediyormuş.
'Uyan da pazara gidelim!' halleri, vülger tanımlamalardan imtina etmeyecek isek.
Pazar günkü yazısında Nur Çintay inceden inceye Miting Fashions 'tip'leri saçarak, dalgasını geçiyordu. Diyelim.
Oysa BU memlekette 'Dalga denizde olur' kat'i surette. 'Sen benim mitingime mitingçime yan bakarsın haaa?' mail'lerine boğulmuş ki anlaşılan; salı günkü köşesi 'Bir Demet Kokarca' kıvamında, bu 'İşte! İçinden Seçtiklerimiz'den mürekkepti. Kalemdi.
Bu kadar mı gücünü algılamazlıktan alan bir küstahlık/kendinden aşırı memnuniyet/her nevi sınırı ihlâl eden fuzuli 1 saldırganlık olur? ('Bu kadar mı, bu kadar mı, bu kadar mı kolay?')
Bu kadar mı okuma yazma özürlüyüz? Bu kadar mı tahammülsüzüz her nevi 'farklı bakışa/görüşe/ydüşünceye ve de en mühimi mizah anlayışına? Mizahın her yere sızabilirliğine? Bunun mizahın tabiatı olması haline? Vesaire vesaire?
Ben Radikal'i bir nevi Okur Seçme ve Yerleştirme Sınavı telakki edip o nedenle DE burada yazıyorum.
Yani belli bir standartı olduğunu düşünmek istemiyorum yalnızca; düşünüyorum da Radikal'in.
Şimdi Radikal okuru olduğunu varsaydıklarımız Algılama/Kavrama/ Karşısındakinin Görüşüne Yer Verme sınıfında bu kadar patır patır dökülüyorsa dalında fazla İzmir Güneşi'nden çabucak olgunlaşmış incirler gibi; diğer zayıf okumalı yazmalılardan ne bekleyebiliriz; bana söyler misiniz? Ey Ahali?
'Demokrasi Sınavı'na/Sınıfı'na hiç gelmiyorum' değil tabii ki. Tam da oraya geliyorum.
Zira defalarca: gerek bu mitingi düzenleyenlerin düşünsel kapasiteleri olsun, gerek (özenle) seçilmiş konuşmacılarının korkunç konuşmaları olsun, seçilen pankartların (b)içeriği olsun, e-postallanmamızın akabinde böylesi kalabalıkların hangi güç bağımlılarının ekmeğine yağ sürdüğüne/olası hangi devamlılık 'sorununa' arka çıktığına dair olsun, o kadar çok ifadelendirdim ki düşüncelerimi.
Ama N. Çintay'ın 'hiciv' makalesi BİLE böylesi 1 tahammülsüzlükle karşılanabiliyorsa, Radikal gibi bir gazetede; bu 'fanatiklerin' bende yarattığı 'Annecim!' duygusunu anlamanızı rica ederim.
Zira diyelim benim için bol kılçıklı/çakıllı/ engebeli/kırçıllı 1 Türkçe'yle yazıyor olmak, Radikal gibi bir gazetede yazıyor olmak, tam anlamıyla bir tercihtir. Ve böylesi tahammülsüz, okumasız anlamasız baskınlara, bu denli keskin tercihleri olan biri olarak en ufak bir tahammülüm olmadığını belirtmeliyim.
Diyelim yukardaki cümlede ne dendiğini, ne kast edildiğini KAVRAYABİLECEK olanlar okusun beni. Zira etraf en uzun cümlesi beş kelimeden oluşan ve sonunda iki nokta, bir ünlem, nokta ardından/önünden ünlem gibi Dangalaklar İçin Yol Levhaları'yla bezeli yazılarından geçilmeyen, bayat ve klorlu sularından içilmeyen köşeci kaynıyor. (Üstelik 40-50 yıldan aşağı sürelerde kaynamayı da asla kabul etmiyorlar.)
Böylesine ciddi ve vahim 1 Demokrasi Sınavı'na tâbi tutulduğumuz, bu son derece acıklı günlerde, diyelim ne denli AK Partili olmadığım esasında vurgusunu filan da yapacak da değilim ikide birde. Havalelerle.
Zira ne Başbakan'ın uçağında mutluluktan beşi bir yerdeler gibi sırıtırken çekilmiş fotoğraflarım var ne de AK Parti hükümetini ve onların anti-demokratik uygulamalara diyelim arka çıkmaktaki inatlarını/oportünistliklerini eleştirmekten çekinmişliğim.
Yani kendimi neyin ne olduğunu (öldür Allah) anlamayan Kavrama Engelliler Sınıfı'na (sonsuza dek) tayini çıkmış 1 Öğretmen gibi hiç görmedim. Bu günden sonra da bu 'role' gönül eğdirecek değilim.
Amiyane bitiricem bağışcan dokur: beğenmeyen hem okumasın, hem küçük oğluna okutmasın. Kıçından Anlama Hastaları'na uygun 1 köşe söz konusu değil burada.
'Reaksiyonları' dışa bütünüyle kapalı ve kapaklı olduğum için bilemiyorum. Ama işte yine de uyarıyorum. Korku, dağları bekler zira. (kraliyet çoğulu).
'Kalifiye' okurları bekliyoruz biz ise.
YALNIZCA.