Baklacı Yılmaz

Ecevit'in algı sorunu yokmuş. Yılmaz, seçimleri yalnız 15 Aralık'a erteletmek istiyormuş.

Mesut Yılmaz eveleyip geveliyordu. Hatta o kadar alttan aldığını da söyleyemeyiz. Ecevit'in, aslında seçimi erteletmek istediğini açık etmesi üzerine, 'Algılama sorunu var' diye hakaret ederek, esasında niyetinin hiç de bir kere seçimi erteletmek olmadığını -filan felan.
Elindeki kartlar suratından göründüğünde, epeyce öfkelenip müthiş kabalaşabiliyor yani.
E bunca kabalık, öfke, esip üfürme -ne oldu? Ecevit'in algılama sorunu yokmuş. Avrupa Birliği sevdalısı Yılmaz, seçimi yalnızca 15 Aralık'a erteletmek istiyormuş.
Yanlış anlaşılmasın! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Daha daha ileri bir tarihe değil; yalnızca 15 Aralık'a. O kadar. Aman ha.
Ecevit de haklı olarak bu nadan adamın yüzüne şaklatıyor cevabını: "Önerimi reddedenler BİR AYA BİLE muhtaç kaldı."
Hakikat şu ki; sağdan sola yapılan bütün anketlerde, barajın altında kalacağı yüzde 100 gözüken ANAP'ın bu başarısızlığının yegâne müsebbibi Nadanlar Baronu, bir aydan medet umuyor.
"Hele şu bir ayı bir kurtaralım, gün doğmadan neler doğar. Başka başka bahaneler elbette ufkumuzda belirir" diye düşünüyor olsa gerek.
Ne kof umutlar! Ne çiğ beklentiler!
Burada, bir 'gençlik', 'yenilenme' ve 'kalite' sembolü olarak siyaset sahnelerimize kakalanmış birinden söz ediyoruz. Yıllarca, yıllarca önce müthiş bir rüzgârla, tam orta yerimize ittirilmiş birinden. Büyük umutlarla ANAP'ın başına geçirilen, o muasır medeniyet ayarındaki prensten: Yılmaz'dan.
Bunca pompalanmaya, bunca kayıtsız şartsız desteğe rağmen -ne yaptı Mesut Yılmaz? Yalnızca menzil kaybetti. Yalnızca ne denli güvenilmez, yanardöner, hesapçı kitapçı, kapalı kapılar ardında Washington portakalcı olduğunu ispat eden manevralar, entrikalar, şantajlar, pazarlıklar, oyunlar, oyunlar.
Naçar siyaset arenamızın en belkemiksiz oyuncularından -biri- olarak (Çiller'in hakkını yemeyelim), kafayı ne çeşidinden olursa olsun güvenilirliğe takmış olan Türk milletinin önünde, erozyona uğradı durdu. Toprakları ayağının altından çekildikçe yılmadı, bir ders olsun almadı.
"Bir yerlerde acayip bi yanlışlar yapıyorum. Ama nerde, nerede?" diye bir an durup şakşakçılarını, zihnini ordan oraya savuran akıl hocalarını durdurup kendi kendine sormadı, sorgulamadı.
Çiller'le Yüce Divan pazarlıklarından, banka soruşturma dosyalarını örtmeye, birazcık iktidar için her nevi işbirliği anlaşmasından, en bayağısından ayak oyunlarına -onun için HER YOL mübahtı.
Kafasını cumhurbaşkanı olmaya taktı. Kafasını başbakan olmaya, bakan olmaya; küçülse de dilimleri, iktidarın daima bir parçası olmaya ve orada kalmaya, ne pahasına olursa olsun orada kalmaya -yalnız ve yalnızca iktidar oyununa taktı.
Sürekli kaybettiği halde aklına sonsuz güveniyordu. Sürekli elde avuçta ne varsa yitirdiği halde, politika kumarındaki şansına güveniyordu.
İsabetli bir zamanda, isabetli bir konumda olması nedeniyle hasbelkader altına çekilmiş olan parti başkanlık koltuğunun, sonsuza dek en çok ama en çok kendi hakkı olduğunu düşünüyordu.
Mesut Yılmaz artık genetik bir deformasyon kabul edilebilecek LAZ İNADI sebebiyle midir, nedendir; gerçeklikle olan bağlarını kopuk tutmakta, karanlıkta oyunlar çevirerek eninde sonunda muvaffak olacağına inanmakta ısrarlıydı, kararlıydı, azimliydi vs. Halen de öyle.
Öyle çok palavrayı havaya öyle süratlerle savurdu ve o kadar çok yakalandı ki...
Ders alma kapasitesinin yoksunluğu hayret vericiydi.
Merkez sağın en sıkı kadrosuna sahip partisini, sıfıra sıfır elde var sıfıra indirdi. Ama Türk siyasetinde liderine kafa tutanın üstünü çiziverirler. Ne kurmayları, ne de kimsecikler Yılmaz'a: "Gözünün üstünde kaşın var; bu kadar kıvırtıp sıyırtmayla, bu kadar güvenilmez manevrayla kimseyi tepelerde tutmazlar," diyemedi.
Diyenlerin de hakikaten üstü çizildi.
Kalan büyük çoğunluk, 'Aman paşam/Canım paşam' oyununa devam ettiler. Mesut Yılmaz'ın HİMALAYA EGO'sunun ekmeğine yağ sürdüler.
Bu seçimin sonunda birtakım ittifak pazarlıklarıyla yine ufkumuzda, ucundan bucağından da olsa beliremezse, Yılmaz'ın hepten sonu geldi.
Bu seçimler de tuhaf hakikaten. Herkesin oyu ÖFKE OYU. Hiç kimse, kimi istediğiyle alakadar değil. Hiç kimseyi istemiyor da yığınlar. Herkes kimi istemediğinin, ondan öcünü nasıl alacağının peşinde. ÖFKE ve İNTİKAM oyları. O kadar.